Archive for February, 2011

Marco Paşa

Posted: 25/02/2011 in Uncategorized

Yıllardır sonsuz güven duyduğum Beşiktaş taraftarına olan inancım, iki sezon içerisinde yerle bir oluverdi. Deplasman maçına gelen her yabancı oyuncunun övgüyle bahsettiği güzide taraftarımız, sergiledikleri tavır ve düşünce yapılarıyla beni büyük hayal kırıklığına uğrattı. Bir insanı en çok yaralayan olaylardan birisi, hayallerinin yıkılmasıdır. Ben de son haftalarda açık seçik bir biçimde şahit olduğum manzara ile yüce Beşiktaş taraftarına ilişkin hayallerimin, gerçekten de “hayaller” olduğu kanısına vardım.

Kulüpte ters giden birçok şey olduğu su götürmez bir gerçek. Aslına bakılacak olursa; ters giden hadiselerin sayısı yolunda gidenlerden epey fazla. Futbol takımı tam anlamıyla dibe vurdu, basketbola son 10 yılda yapılan yatırım Quaresma ile Nihat’ın yıllık ücretlerini karşılayamaz, erkek voleybol takımı küme düşmek üzere ve buna benzer çok sayıda rezillik söz konusu. Ancak yine de beni hepsinden öte mutsuz kılan olay; “sevinmek için sevmedik” sloganını kalbine yazmış Beşiktaş taraftarı sayısının düşündüğümden de az oluşunu fark edişim oldu. Meğerse çocukluğumdan beri hayranlıkla izlediğim bu kişilerin büyük bölümü, sportif başarı peşinde koşan insanlarmış. Bu başarıya öylesine körü körüne odaklanılmış ki; gerçekleri görmekten aciz bir duruma gelinmiş. Elbette içlerinde hala benim gibi hisseden, düşünme yetisini kaybetmemiş kişiler kalmıştır. Çarşı’nın bazı eylemlerini beğenmesem de, grubun çoğunluğunun “sadık taraftarlar” kategorisine girebileceği kanaatindeyim, en azından böyle umuyorum. Peki üstte değindiğim bu sadakatsizlik sonucuna nereden mi vardım? İnceleyip görelim.

Aslında her şey Serdar Bilgili’nin gidişi sonrası çaresizce Yıldırım Demirören’e verilen oylar sonucu yeni bir başkana sahip olmamızla başladı. İnkar etmeyeceğim, babamla ben de onun bu göreve en uygun olduğu düşüncesindeydik o zamanlar. Lakin hata yapmak insana mahsustur. Hatayı kabullenmek ve doğruya yönelebilmek ise; daha büyük insanlara. Geçen sezonun 8. haftasında şahit olduğum manzara, bizim gibi hatrı sayılır miktarda insanın hatasını anladığı yönündeydi. “Yeter Yıldırım Demirören” sesleri yükseliyordu dört bir yandan, Tabata galibiyeti getiren golü attığında bile. Ancak sonrasında işler hiç de bu şekilde yürümedi. Stadın her tribününde “yeter” seslerinin “devam” temennilerin bastırmasına karşın, sandıktan Demirören çıkıverdi. Kimileri “belki bu sefer farklı olur” ile başlayan cümleler kurdular, ama değişen bir şey yoktu. Kulüp yönetmeyi öğrenmesi, deveye hendek atlatmaktan zordu Demirören’in. Ne yöneticilik konusunda zerre fikri vardı, ne de herhangi bir spor branşında bilgi sahibiydi. Asıl konumuz futbola yönelelim. Demirören’e göre futbol branşını yönetmek şu şekildeydi: Başarısızlık varsa, teknik direktör değiştir. Bas parayı futbolcu al, taraftarı memnun et. Çok maç kaybedersen, federasyona yüklen. Üzülerek söylüyorum ki; bu taktik taraftarı uyuttu ve onlar üzerinde son derece iyi işledi.

Demirören’in belki de tek doğru hareketiydi Mustafa Denizli hamlesi, o da zorunluluktan yapılmıştı esasen. Çift kupayla bitirdi sezonu Mustafa Denizli. Kısıtlı kadroya rağmen, harikalar yarattı onun Beşiktaş’ı. Ekrem Dağ sıradan bir oyuncuyken, muazzam bir görev adamına dönüştü. Yusuf Şimşek kariyeri bitecekken bir takıma tek başına şampiyonluk kazandıracak eşşiz bir silah oluverdi. Ertuğrul Sağlam döneminde Sergen Yalçın tabiriyle “Bank Asya’da aynı işi yapacak 10 adam bulunabilecek” bir oyuncu olarak nitelendirilen Edouard Cissé, 31 yaşında Marseille’ye transfer oldu performansıyla. Yine de yaranamadı zeka küpü taraftarlara Mustafa Denizli. Çifte kupaya delilercesine sevinenler, ertesi sene aynı başarı gelmeyince birden sırt çevirdiler takıma. Sanki Denizli “gidin Tabata’ya 8 milyon Euro verip alın” demiş, Tabata da “ben 8 milyon Euro’dan aşağı etmem dostlar” diyerek ona katılmış gibi davranıldı. Demirören’in Mehmet Topuz’u almayı beceremeyip tüm servetini dökerek (kulübe de hoş olmayan bir miktar borç geçirerek) Nihat’ı “yuvaya döndürmesi”, Denizli’nin suçu gibi lanse edildi. İşte o zamanlar başladım taraftardan şüphe duymaya. Bana göre Mustafa Denizli, Türkiye’nin gelmiş geçmiş en iyi teknik direktörüydü. Ayrıca ezeli rakiplerin başındayken “ben Beşiktaşlıyım” diyebilecek kadar yürekli ve asil biriydi. Oysa taraftarlar, onu “seneye korkak oynatma” tezahüratlarıyla uğurladılar. Vefa, İstanbul’da bir semt imiş sadece.

Ve Schuster geldi. Beklenmedik demeçleriyle, sıradışı sistemiyle tanınan Schuster takımın başına geçti. Ah bilseydi sevgili taraftarımızın sabırsızlığını, acaba o uçağa biner miydi. (“Keşke binmeseydi” diyen Beşiktaşlı arkadaşları duyar gibiyim, “keşke”lerle dolu birçok cümlem sizleri bekliyor) Ben bir yargıda bulunmamayı seçtim takımı izlemeden. Birkaç maç seyrettikten sonra ise şu düşünceler oluştu kafamda: 1- Schuster iyi futbol oynatmaya çalışıyor, bir ideali var. 2- Sistemine göre oyuncuya ihtiyacı olacak. 3- Türkiye’de ona sabır göstermezler. Düşüncelerimin hepsi de doğru çıktı, ne yazık ki. Her gün ona haksızlık yapan insanları ve onların beş para etmez sebeplerini görüyorum ve gözlerime inanamıyorum. Böylesine idealist, böylesine olumlu bir adamın bu şekilde dışlanışına anlam vermekte zorlanıyorum. Şimdi soruyorum, o taptığınız yıldızlar yani Quaresma, Guti, Almeida, Simao ve Fernandes’den hangisi Schuster olmasa Beşiktaş’a gelirdi? Doğru cevap “hiçbiri” olacaktı (Schuster’in bu yıldızlardan herhangi birisinin alınması yönünde yönetime bir talepte bulunmadığını da hatırlatalım). Peki sizin methiyeler düzdüğünüz, her estetik harekette “ooo” diye bağırdığınız Q7’niz olmadığında takım başarısızken ne yaptınız? “Denizli istifa” dediniz. Şimdi ne yapıyorsunuz? “Schuster istifa” diyorsunuz. Yarın ne yapacaksınız? “Ahmet istifa, Mehmet istifa” diyeceksiniz. Yani size göre yönetim enfes işler yapıyor, ancak teknik direktörde hep sorun var. Rafael Benitez ismi geçiyormuş, herkeste bir sözde umut havası var. Aynı havayı Schuster’in adı geçerken de yarattınız, bunu unutmayınız.

Teknik analiz mi? Onu da yapalım. Quaresma alınırken, gelmemesi gerektiğini söyleyen ender insanlardan biriydim. Bu yüzden çok kişi tarafından acımasızca eleştirildim. Kabul ediyorum, ilk birkaç maçında üst düzey performans verince bende de bir umutlanma söz konusuydu. Ancak birçoğunun aksine, rüyadan uyanabildim. Şimdi hanginiz bana Quaresma’nın bu sezon Hilbert’in yarısı kadar iş yaptığını söyleyebilir? İki maçtan birinde sakat, beş maçta bir muhtemelen cezalı ve her maç kendi ego tatmini için performans veren bir oyuncu Quaresma, bunu kabul edin. Bucaspor maçı: Takım harikalar yaratırken gol atamadığı için sürekli somurtan ve topu her ayağına aldığında takım oyununu katleden bir Quaresma. Bu mudur üstün bir yöneticilik başarısı ile Inter’den “çalınan” süper yeteneğimiz? Quaresma takımdayken Simao’yu transfer etmek midir bir başkanın gelebileceği en yüce nokta? Veyahut henüz 5. maçında oyundan çıkarken yuhalamalara maruz kalan Almeida mıdır Demirören’i dipten alıp zirveye taşıyan hamle? (Yuhalama konusu ayrı, doğru bulmam söz konusu olamaz) Bir bebeğin eline oyuncak verip onu bir kenara atmasını bekleyemezsiniz. Onunla oyuncağı kırana kadar delicesine oynamasını umarsınız. Demirören de Schuster’in eline zorla birkaç oyuncak tutuşturdu ve oynamasını emretti. Schuster de oyuncakları bozana kadar onlarla oynadı.

Schuster eleştiriliyor. Efendim neymiş, Beşiktaş arkada çok açık veriyormuş. Schuster ne zaman “biz arkada hiç açık vermeyeceğiz” dedi? İlk önce siz oynatacağını söylediği sisteme uygun oyuncuları sağladınız mı kendisine? Schuster, sene başında “Ferrari gitmeli, sisteme uymuyor” dedi, herkes ayaklandı. Yok efendim Ferrari gibi sağlam adam gönderilir miymiş, Zapo gitsinmiş. Sivok’un sakatlığı Ferrari’nin gidişini engelledi. Devre arasında Schuster yine gönderilmesini istedi bu oyuncunun. Yönetim önce Zapo’yu gönderdi çeteye kontenjan açmak için. Sonra da Ersan sakatlandı. Fenerbahçe maçında Ferrari’nin kulüpte kalmasının bedeli ödendi, hem de çok ağır bir biçimde. Bir kişiden şöyle bir laf işittim: “O hareket yüzünden Ferrari’de suç arama, kaç maçtır oynamıyordu!”. İşte Ferrari kaç maç oynamasa da çıktığı ilk maçta o hareketi yapabilecek karakterde bir adam. Schuster bunu biliyordu, ama dinleyen olmadı. Siz hala “istifa” diye yırtının çocuklar.

Taraftara yönelik inanç kaybım yalnızca Denizli ve Schuster kaynaklı değil. Hakan Arıkan’ı konuşmak istiyorum. Yıllarca kalecilik yapmış birisi olarak kalecileri çoğu insandan daha sağlıklı değerlendirme yetim olduğunu düşünüyorum. Bana göre Hakan Arıkan, saf yetenek olarak Türkiye’nin en iyisi. Cordoba’dan beri Hakan’ın yeteneğinde pek az kaleci gördüm Türkiye’de, belki de hiç görmedim. Sevgili taraftarlarımız, Hakan’ı da harcadı. Bir insanı bu denli baskı altında bırakarak psikolojik tedavi görmeye varan sorunlara yol açmaya hakkınız yok. Sanki daha önce hiçbir kalecimiz hata yapmamışçasına yüklenildi Hakan’a. En iyi döneminde de tepki gördü, en kötü döneminde de. Baskı altında olmadığında ne muazzam performanslar verebildiğini defalarca göstermesine rağmen (Trabzonspor, Viktoria Plzen deplasmanları) hiçbir zaman takdir edilmedi. Bugün Hakan Arıkan milli takımın as kalecisi değilse, bunun tek nedeni Beşiktaş taraftarıdır.

Fenerbahçe’de gol krallığına oynuyordu Marcio Nobre. Beşiktaş’a gelince gol sayısında düşüş yaşadı, ancak performansı hep aynı seviyede kaldı. Üstün bir yeteneği olmamasına karşın her zaman ruhunu sahaya koyan, savaşan, tekmeye kafa uzatan, takımının şerefini koruyan, takımı için canını verecek kadar mücadele eden bir oyuncu oldu. Ve nihayet, vefasız taraftarımız onu da Dinamo Kiev maçında oyundan alınırken yuhaladı. Bu kadar hırs, bu kadar mücadele fazla tabii Beşiktaş takımı için, bize rakiple temas etmeden maçı bitirecek oyuncu getirin! Bu davranış yüzünden Beşiktaş taraftarını asla affetmeyeceğim. Nobre’ye yapmayacaktınız bunu, terbiye sınırlarını zorladınız.

Nobre’deki yaklaşımım elbette duygusaldır, ancak beni negatif anlamda en çok etkileyen olay Marco Aurelio’nun Kiev maçında oyundan alınırken ıslıklarla tepki görmesi oldu. Adeta kulaklarıma inanamadım, inanmak istemedim. Bu doğru olamaz dedim kendi kendime, bu kadar bilinçsiz olunamaz. Ve tribünde gözlerim doldu. Sonradan Türk olup milli formayla oynarken armamızı öpecek kadar şerefli ve gururlu bir adamın “pis Fenerli” sesleri arasında yuhalanması benim için son nokta oldu. Anladım ki; insanlar futbolu bilmiyorlar, sadece duygularla hareket ediyorlar. Necip Uysal atağa çıkıyor, kaleye topla hücum ediyor diye onu Marco’dan iyi oyuncu sanıyorlar. Ve yine Marco, defansa dönük oynuyor, gol atmıyor, asist yapmıyor diye ona “sıradan oyuncu” ünvanını yakıştırıyorlar. Bunu yapanlar; lütfen futbol maçı izlemeyin. Ofsaytı biliyor olmanız bir şeyi kanıtlamaz. Marco Paşa’ya düz oyuncu diyecek adamın benim kitabımda yeri meri yoktur.

Tüm söylediklerim yine kendimedir. Duygular ve düşünceler beyinde sıkıştığında fazla yer kapladığından insanın içinde de büyük sıkıntıya sebep olur. Ben bunları yazıya dönüştürerek bir kısmından kurtulmak, bir bakıma rahatlamak istedim. Eğer okuyorsanız, sizinle de paylaşmış oldum. Katılırsınız, katılmazsınız, şu dakikadan sonra fazla değeri yok benim için. Bahsettiğim bilinçsiz taraftarlardansanız, benle ölene kadar futbol hakkında herhangi bir muhabbete girmezseniz sevinirim. Çünkü Defkhan’ın dediği gibi: “Siz ve futbol ters, ters A.R.O.G. ve G.O.R.A. gibi, gökyüzünde mola gibi, ters dua ve küfür gibi, ters isyan ve şükür gibi.”

Advertisements