Archive for June, 2012


Bir albümün kaliteli olabilmesi için çıkışının 40 gün 40 gece kutlanmasına, haftalar boyu türlü tanıtımlarla insanların gözüne sokulmasına veya sunulduğu gün kitleler tarafından dillerden düşürülemeyen bir gündem konusu haline gelmesine gerek yoktur. Türkiye’nin Kendrick Lamar’ı Muasir’in Alaca ve Sefil’i öne sürdüğüm tezin yeni kanıtlarından birisi olma niteliğini taşıyor. Gözlerden uzak olmanın genç bir sanatçıyı ne kadar olumlu etkileyebileceğine şahit olmanın müzikal yolu bu albümdür.

Argub ile hazırladığı ortak çalışmasında Türk rap dinleyicisine yeni ufuklar gösteren, akabinde Solucan Dünyasına Birkaç Benlik Ziyareti ismine bürünmüş Van Gogh tablosuyla büyülemediği insan bırakmayan Muasir, bu kez her zamankinden daha esrarengiz bir yol tercihinde bulunarak yeni albümünü sessiz sedasız çıkarmayı uygun görmüş. Piyasada yer alan isimlerin pek çoğu için benzeri bir seçim riskli ve kaçınılası kabul edilirken Muasir cesaret ve idealizmini harmanlayarak müziğini gürültü patırtısız üst seviyelerde tutmayı başarmış. Hayatını müzik yaparak idame ettirmeyi kafasına koymuş bir gencin bu hamleyi yapabilecek olgunluğa erişmiş olması oldukça etkileyici. Özellikle son yıllardaki ilgi düşkünü, yetenek yoksunu müzik cahillerini düşündükçe Muasir’e olan saygısı hızla artıyor insanın.

Muasir’in olgunlaştığı tek nokta fikir bazında da değil üstelik. İlk albümünden itibaren kazandığı pozitif ivmenin doruğa ulaştığını görmek mümkün Alaca ve Sefil’de. Sanatçı adayının ortaya koymak istediği üründe hangi öğeleri görmek isteyip hangilerinden kaçınmayı amaçladığının kafasında çok net bir resmi olduğunu anlayabiliyorsunuz albümü dinledikçe. Günlük hayatında ilgi duyduğu konuları korkusuzca -tıpkı önceki albümde tanık olduğumuz gibi- işlediği her şarkıda duyulabiliyor. Muasir’in siyasete olan meyli, yakın tarihe olan merakı ve sosyal sorunlara çözümcü yaklaşımı albümün ana temalarını oluşturuyor. Konu çeşitliliğinin bu kadar fazla olduğu bir durumda Samsunlu gencin değindiği her konuya ilişkin derin bilgi dağarcığının mevcudiyeti ve açık kapı bırakmayan söz seçimi de albüm içerisinde başarıyla sağlanan anahtar özelliklerden. Müzisyenin seyrek de olsa şarkı baş ve sonlarına serpiştirdiği kısa süreli konuşmalar bu düşüncemi şiddetle destekliyor. Fikir sahibi olunmayan alengirli konular hakkında bol keseden sallamanın neredeyse moda haline geldiği bir dönemde önce “Demokrat Toplum”, sonrasında “37 Yıldızlı Otel” ile açılan iki albüm yapan bir müzisyen bulmak; 2007 Cleveland Cavaliers kadrosunda LeBron James bulmak gibi bir şeydir.

Önceki çalışmalarında melodik ve zaman zaman rap müzik sınırlarını tatlıca okşayan nakaratlar sayesinde sesinin kalitesini keşfettiğimiz Muasir, aynı portreyi çizmeye ısrarla devam etmiş son albümünde. Kalabalık düet listesinden kaçınışını her zaman takdir etmişimdir kendisinin. Bu şekilde sesini, müziğini ve düşüncelerini herhangi bir kalıba veya kişiye bağlı kalmadan aktarabiliyor; bu da “solo albüm” tanımıyla kesinlikle daha fazla uyuşuyor. Albümde Muasir imzası diyebileceğimiz “Özgürlüğün Yarınlarda” gibi, sıra dışılık arayanlara “Karadeniz Melodiye Küsünce” gibi, eski Türk musikisinden esintiler duyabileceğimiz “Yalan Nasıl Olsa” gibi, her albümde muhakkak hit şarkı bakınanlar için “Karakter” gibi, rap müziğin standart formatından sıkılanlar için “Birlikte Söylenen Şarkılar” gibi kısacası her renkten, her telden şarkı mevcut. Albümde yer alan 15 şarkının (Intro ile Outro çıkarılınca) birbirlerini tamamlayıcı nitelikler içermesinin yanı sıra birbirlerine epey yakın kalitede olmaları albümün kıymetini bir kat daha arttırıyor. Bunu 5 şarkılık bir albümde başarmakla 15 şarkılık bir albümde başarmanın arasında dağlar olduğunu da eklemek gerekiyor.

Roy Hibbert’ın bu yaz serbest kalacak olması nedeniyle Muasir’in gönül verdiği Indiana Pacers’ın geleceğinin büyük şüphe içinde olduğunu söyleyebiliriz. Oysa  benim Samsun’un piyasamıza hediye ettiği olağanüstü yetenek Muasir’in geleceğiyle ilgili hiçbir şüphem bulunmuyor. Rap olsun, caz olsun veya kendi tercih edeceği başka bir müzik türü olsun Muasir müziği böylesine içinde hissetmeye devam ettiği sürece başarıya ulaşmakta zorlanmayacaktır. Alaca ve Sefil, iki adet şahane albüm sonrası kolaylıkla çıkılamayacağı düşünülen bir üst basamakta konuşlanmış ezber bozan bir çalışmadır. Muasir’in notalarla olan dansını kaçırmamak adına bu albümü mutlaka edinin.

Advertisements

Yarım Yamalak

Posted: 18/06/2012 in İnceleme

Hızlı ve etkili bir gelişim içerisinde olduğunu iddia ettiğimiz bir müziğe sahibiz. Ülkemizde henüz keşfedilmemiş yetenekli gençlerin, olanaksızlıklardan dolayı kendini gösterememiş birçok müzisyen adayının Türkçe sözlü rap müziğe kazandırılmasına olan isteğimizi her fırsatta üstüne basarak yineliyoruz. Savunduğumuz müziğe basının yeterli ilgi göstermeyişinden yakınıyor, “bizden” olanlara da diğerlerine olduğu kadar şans verilmesini talep ediyoruz. Kısacası Türkçe rap’in rap bölümünü her platformda temsil etmeye ve yüceltmeye çalışıyoruz. Peki bunu yaparken neden Türkçe kısmını görmezden geliyoruz?

Türkçe rap şarkı sözlerinde bolca yabancı dilden alınmış kelime kullanılması ve bunların Türkçe sözcüklerin yerini alması, yabancı rapçilerin şarkılarından alıştığımız bazı İngilizce veya farklı dillerdeki nidaların değiştirilmeden kendi şarkılarımıza yamanması ve hatta sahne adı seçimlerinde Türkçe dışı kullanımların tercih edilmesi gibi durumlar yıllardır müziğimizin önemli tartışma konuları arasında yer almıştır. Bugün bu toplara girmeyip Türkçemizin katledilişine başka bir açıdan yaklaşacak ve birkaç kısa paragrafta olayın yazınsal boyutunu ele almaya çalışacağız. Kanaatimce müzikteki Türkçe – yabancı dil oranını irdelemek yerine öncelikle Türkçeye gerçekten gerekli önemin verilip verilmediği sorgulanmalı. Bu sorgulamayı yaparken de elbette başlanacak ilk nokta müziği bizlere servis edenler olmalı. Teoman Karadeniz’in çok beğendiğim sözleri vardır, bunlardan konumuzla ilgili olanı şudur: “Eğer sen sahnedeysen, sokaktaki insandan bir farkın olmak zorunda.” Türkçe bazında düşünüldüğünde bahsedilen bu farkın sıfıra insanın ümidini ve hevesini fazlasıyla kıracak kadar yakın olduğu görülüyor.

Bir genelleme yapacak olursak; -genelleme dediğimiz kavram her bireyi aynı kefeye koymaz, çoğunluğu kapsar- Türkçe rap’in herhangi bir dalında yer alan bir kimsenin önceliklerini belirlerken rap’i ilk plana koyduğunu, Türkçeyi ise çok gerilere attığını söylememiz doğru olacaktır. Günümüzde sanatçıları takip etmek, eskiden iletişime geçmenin bir hayal olduğu kişilere ulaşmak hiç olmadığı kadar basit gerçekleşebiliyor. Sosyal medya organları buna fazlasıyla imkan veriyor ve bu sayede hayranlıkla izlenen ünlüleri yakından tanıma şansı yaratılıyor. Bu kişileri tanımak her zaman hayranlık derecesini arttıracak sonuçlar doğurmuyor ne yazık ki, özellikle dilimizin kullanılış biçimi açısından. Şahsi gözlemlerim bugün kitleleri peşinden sürükleyebilecek kapasitede olan, müzikalitesiyle göz kamaştıran onlarca ismin dil kullanımında en fazla bir ilkokul öğrencisi ile rekabet edebilecek düzeyde olduğu yönünde. Sözü geçen insanlardan kimilerinin en sivrilen özellikleri olarak söz yazımı ve derinliğinin gösterilişi de hayli ilginç. En temel imla kurallarını uygulamayı başaramayan bir kişinin nasıl İndigo’nun bahsettiği “mükemmel kafiye dizilişine sahip” şarkıları yapan kişiye dönüştüğüne akıl sır erdirebilmek mümkün değil. Katılırsınız veya katılmazsınız, ben lirikal anlamda müthiş doyurucu şarkılara imza atmış bir rapçinin ilkokul ikinci sınıfta öğretilen “de” bağlacı ile “-de” ekinin farkını bilmediğini gördüğümde, kendisine saygı duymakta zorlanıyorum ve bu piyasada yerinin olmaması gerektiğini düşünmeye başlıyorum.

Türkçe rap müziğin bir numaralı amacı insanların yaşamlarına bir şeyler katan, onlara bazı kazançlar sunan didaktik bir müzik haline gelmek midir, burası elbette tartışılabilir. Tartışmaya açık olmayan konu ise bu müziği dinleyicilere sunanların, dinleyicilere karşı bir sorumlulukları bulunduğunun bilincinde olmaları gerektiğidir. Dünyadan nefret edecek kadar umursamaz, hayranlarınıza değer vermeyecek kadar kibirli veya karşınıza çıkan her kuralı yok sayacak kadar asi olabilirsiniz. Ancak yıllarınızı “Türkçe” rap’e verdiğinizi, hayatınızın bu müzik olduğunu söyleyip Türkçenin yazılı ve sözlü ifadesinde yalnızca 5 senedir ülkemizde bulunan Brezilyalı André Moritz’den başarısız olamazsınız. Eğer böyle iseniz; ne imkansızlıklardan yakınmaya hakkınız vardır, ne kitlenin bilinçsizliğine dikkat çekmeye, ne de müzik endüstrisinde ikinci plana atıldığınız için söylenmeye. Çünkü siz kendi görevinizi yerine getirmeyi beceremeden, ötekileri eleştirmeye kalkışıyorsunuzdur. En kötüsü de; yaptığınız müzikle insanları kandırıyorsunuzdur. Sizin önemsediğiniz şey Türkçe rap müziğin önyargılardan kurtulması, toplumca daha iyi anlaşılabilmesi, ülke sınırlarını aşıp uluslararası hale gelebilmesi gibi konular değildir. Siz aslında Türkçe rapçinin yarısısınızdır, çünkü rap yapayım derken Türkçeye defalarca ihanet etmişsinizdir. Aranızda “Ben Türkçeyi ve kurallarını biliyorum ama uygulama zorunluluğu hissetmiyorum” diyenler varsa, kendilerine söyleyecek bir söz bulamıyorum. Onlar zaten çoktan aramızdan ayrılmışlar.

Unutmayın: Bu müzik doğru biçimde gelişecek ve ilerleyecekse, bu ilerleme en alttan değil en üstten başlamalıdır. Dinleyicilerin bilinçlenmesi gereken konular varsa, dinletenlerin de bilinçlenmesi gereken noktalar vardır. Alt tabakadan başlayan bir bilinçlenme girişimi her zaman üst tabakaya varamayabilir. Ancak üst kesimin harekete geçirdiği bir akım mutlaka alttakileri de etkisi altına alacaktır. Emin olun müziğimizin hala alabileceği çok yol var ve yazı boyunca değindiğim konu, bu yollardan bir çoğunun başlangıç noktası.