Archive for August, 2012


Bir süredir ‘farklı’ kelimesine ayrı bir boyut getirmekle meşgul olan M4NM oluşumundan Ağaçkakan ile Armonycoma or slt’in bir araya gelmesiyle oluşan roadside.picnic grubuyla son albümleri üzerine derin bir röportaj hazırladık. Okurken “Rigor Mortis” albümü hakkında tüm soru işaretlerinizin kaybolacağını garanti ediyor ve sizi renksizliğin renginde kaybolan bu iki isimle baş başa bırakıyoruz.

Öncelikle albümün yapım sürecine değinebilir misiniz. Ne kadar zamandır aklınızda olan bir projeydi, şarkıların bir araya gelişi ne kadar süre içerisinde gerçekleşti, albümün görünmeyen yüzünde emeği olan kimler vardı?

Ağaçkakan: Albümden ziyade roadside.picnic projesini neredeyse 2 yıl önce kararlaştırdık, fakat bir türlü üzerinde harcayacak zamanı yaratmaya yanaşmadık denilebilir. Bu gecikmenin ana sebeplerinden biri açıkçası benim. Keza Rigor Mortis’te dinlediğiniz altyapıların tamamına yakınını, konsepti, işitsel temasını bir sene öncesine kadar Armo ile beraber hazırlamıştık. Hatta dört beş şarkıyı o vakitler yazıp, kayda hazır hale de getirmiştim. Nezdimde her neden kısmen bahanedir o yüzden, böyle sıkıntılarım vardı da şarkıları hazırlamadım demeyeceğim. Yapmak istemedim, böyle bir konseptin üzerine kafa yormak isteğinde değildim. Bununla paralel olarak da benim hazır olduğum ana kadar albümün yapımı uzadıkça uzadı. Tuhaf bir şekilde bu da RSP’nin çalışma şeklini yarattı diyebiliriz.

Şarkıları yaklaşık 20 gün içerisinde yazıp kaydettim. Bu denli dar bir aralığa sıkıştırmamın yegane nedeni ise kafamın dağılmasını engellemekti. Tamamen adapte olabildiğimi hissettiğim anda yazmaya başladım, adaptasyonun sonlarına doğru gelirken de son şarkıyı kaydettim. Takvimi çok ciddiye alırsak, Rigor Mortis 1.5 yılda yapıldı. Bana kalırsa yalnızca bir ayda.

Öncelikle Zet, gündelik hayatın meşguliyetinin hat safhalara ulaştığı anlarda bile kaydettiğimiz her şarkıyı bir üst kademeye taşıyabilmemiz için fikirlerini bizden hiç esirgemedi. Hem eylem bazında, hem de düşünsel olarak Zet bizden sonra bu albümün en mühim emektarlarındandır. Bununla birlikte, anlatmak istediğimizi görsele dökebilecek algıya sahip Gizem ve ev arkadaşım da olmasından dolayı albümün her basamağına şahit olan I’mpty de bu albümün hayalet kadrosundandır.

Armonycoma or slt: Albüme geçen sene yaz dönemi başladık, beraber olabildiğimiz bir dönemdi ve yoğun bir şekilde konsept anlamında üzerinde düşünme süreciyle beraber, müzikal kısmını %90 o yaz dönemi bitirdik. Ardından farklı sebeplerden araya bir ton şey girdi, hali hazırda sözleri yazılmış 5 parça ve 20’yi aşkın beat’le yaz dönemini kapattık derken diğer yaz geldi ve Burkay albüm çıkışından 15 gün önce “4 Temmuz’da çıkarıyoruz albümü” dedi. Yine yoğun bir dönemin ardından 11 track’lik bu albüm ortaya çıktı. Tabii bu ara; gecikme gibi görünse de konsept olarak değişimlerle beraber iyi bir bütün koymamıza, işe biraz da uzaktan bakabilmemize olanak tanıdı.

Aslında belirttiğim gibi daha fazla altyapımız ve experimental ambient sanatçısı Utku Tavıl ile, bizim oluşumdan Type Wheel ile ortak çalışmalarımız da vardı bunları dışarda bıraktık. İlk albüm tamamen bizim olsun istedik. Bu dışarıda kalan parçaları ileriki projelerde değerlendirmeyi düşünüyoruz.

Albümün en önce biten kısmı kapaklardı herhalde. Gizem çıkarmayı planladığımız iki albümün kapaklarını da kolaj çalışmalarıyla kısa bir süre içerisinde önümüze koydu. Bu çalışmaların da albümde payı büyüktür. Zira kolaj çalışmalar olması Rigor Mortis’in müziğinin de sample’lardan bir kolaj olmasıyla örtüşüyor. Parçaların son haline gelmesinde Zet’in de payı büyük, mix’lenmiş parçalara güzel bi’ cila atarak sound olarak bütünlüğü sağladı diyebiliriz.

Albümü internet üzerinden dinleyicilere sunmakla sınırlı kalmayıp sınırlı sayıda bastırdınız ve satışa sundunuz. Müzik söz konusu olduğunda maddi kaygılar taşımayan bir oluşum olduğunuzu biliyoruz, albümü basmanızın sebebi neydi? Satış için size ne kadar istek geldi, daha fazla basım yapmayı düşünüyor musunuz?

Ağaçkakan: İlk etapta böyle bir planımız var mıydı hatırlayamıyorum bile. Çünkü, haziran ve temmuz ayları benim için müthiş süratli geçti. Ben de yakalamaya çalışmaktansa akışa bıraktım kendimi. Elimizde bir materyal, görece bir kanıt olmasını çok istiyorduk. İnsanın bazen kendine bile hatırlatması gerekiyor çektiği sıkıntıyı ve kısmi heyecanı.

Elbette, üç yıldır herhangi bir maddi karşılık beklemeden müzik yaptığımız doğru ve bu tüm M4NM genelinde bir tutumdu. Bunu kıracak alt-grup biz olmalıyız gibi bir düşünceden ziyade olası bir senaryoyu inceleme fırsatıydı bizim için bu. Maddi kaygının tanımına göre bahsi geçen düşünce değişkenlik gösterir. Yalnızca 70 kopya satmış bir albümden bahsediyoruz burada. Gelir adı altında cebimize giren para taşınma masraflarına ve yine müzikal yatırımlara gitti tamamen. Zaten müzikten tek beklentim, sürekli müzik yapabilecek durumda kalabilmektir. Fazlası değil. Azında ise zaten kendi evinde müzik yapan adam egosuna bürünebilirim.

Armonycoma or slt: Albümü basmamızın sebebi tamamen koleksiyon amaçlı ve yapılan işin sanaldan biraz olsun sıyrılıp somut bir hale gelmesiydi. Maddi bi’ beklentimiz yoktu ve albümü nete vermemize rağmen yaklaşık 70 tanesini dinleyicilerimize ulaştırdık. Bu da sevindirici bir şey. Şu an hali hazırda 7-8 civarı kopya Kontraplak Record Store’da satılmakta. Talep olursa bir 3. baskı yapabiliriz, ama şimdilik düşünmüyoruz.

Sizlere henüz yabancı olanlar için roadside.picnic grubunun felsefesi, yola çıkış amacı ve müziğe bakış açısından bahsedebilir misiniz? roadside.picnic hangi özellikleriyle diğer M4NM gruplarından ayrılıyor ve hangi özellikleriyle tekrar M4NM ile aynı çatı altında toplanıyor?

Ağaçkakan: Müziğin nasıl olması gerektiği çok farazi genelde de cevapsız kalabileceği bilindiği halde üzerinde hayli mesai harcanabilecek nitelikte bir problem. Biz de bu problem üzerine ‘manasız’ zamanlar harcadık, özellikle geçen yaz. Nerdeyse üç koca ayı beraber geçirdiğimiz bu dönem içerisinde iki insan ne kadar ortak nokta yakalayabilirse, o kadar ortak nokta yakalayabildik, yani az. Ama zaten biz RSP’nin bir kesişim kümesi olmasındansa, bir birleşim kümesi olması taraftarıydık. Yani ikimizin de köşeli fikirleri vardı ve birbiriyle çok da ilintisi olmayan bu fikirleri kabaca birbiriyle birleştirdik diyebiliriz.

Var olan ve garip bir inatla tekrara dayanarak var olan günümüz hiphop sound’unu nasıl geliştirebiliriz, nasıl merkeze adeta mıhlanmış bu bakış açısını daha uçlara çekebiliriz sorusunun cevabı RSP’nin felsefesi. Deneysel kelimesi belki fonetik olarak çok yakışıklı olabilir, ama bunun arkasına sığınmayı kolaya kaçmak olarak nitelendiriyorum. ’08 yılı ve sonrasında Türkiye’nin lügatine iyiden iye yerleşen ‘deneysel’ kelimesi bana bu coğrafya üzerinde çok absürt şeyler çağrıştırıyor ne yazık ki. Bununla birlikte bir tür olarak değil, bir metot olarak “experimental” karizmasını albümün bir çok yerinde uygulamaya çalıştık. Ama bu bizi deneysel bir grup değil, deneysel uygulamalarla haşır neşir bir hiphop grubu yapar.

RSP, M4NM içerisindeki belki de en dağınık proje olmasının yanında, benim kişisel olarak daha evrensel gördüğüm bir ortaklaşma açıkçası. Kaotik çıkarsamalar ve kafa karışıklığı da dahil olmak üzere bir sürü olumsuz etmeni törpülemekten ziyade müziğin içine katmaya çalıştığımızdan dolayı ufak bir makasla M4NM’in diğer projelerinden hayli farklı bir rotada ilerliyor. Belki biraz imkansızı denemek olarak addedilebilir, keza şu an bile paralel doğrular  birbirini sonsuzda kesmeye devam ediyor. Fakat açık konuşmak gerekirse, insanın algısını ve bilhassa yargısını etkiyen ne varsa bu projeye katkı sağladı. Sağlıklı düşünmek gibi bir kaygısı olmaması RSP’i ayrık tutan köprülerden yalnızca biri diyebilirim.

Armonycoma or slt: RSP grubunun felsefesi, farkına varılmayan ama aslında sınırları çok geniş olan hiphop müziği içinde yeni yollar açmak. Sınırlarının genişliğini anlamak için Afrika Bambaata’ların, Grandmaster Flash’lerin yaptığı ilk örneklere bakmanız yeterli. Yaptığımız zaman zaman “bu da hiphop mı?” gibi tepkilere yol açabilir, açtı da hatta Lagras’ın videosuna çok ironik yorumlar aldık; bizi evde uyuşturucu kullanıp müzik yaptığını sanan tipler olarak tanımladılar. Biz hiphop’ı kendimizden geçirip sunuyoruz ve hiphop’a gönülden bağlıyız. Bizim anladığımız bu; seversin ya da sevmezsin. Mesela şöyle bir önyargı da var; “ben sizi dinliyorum ama hiphop dinlemiyorum”. Bu da yine kafalardaki kalıplardan kurtulamama davranışlarından biri. Bu önyargıları ve tabuları yıkmak temel amacımız. Ama özellikle hiphop alanında experimental kelimesi bu coğrafyada ne kadar içi boşaltılmış bi’ kavram olsa da yaptığımızın temeli orada. Bu albümde bolca Türk sample’ı kullandım örneğin. Zamanında beynimize kazınmış melodileri farklı bir formla sundum. Bu zaman zaman başka tür müziklerden de esintiler verdi ama özünde hepsi hiphop.  Rigor Mortis, bizim için bir konsept albümdü ama yapılış yollarında bolca deneyselliğe rastlayabilirsiniz. Örneğin bundan sonraki albümün bunla benzerliği ne kadar olur hiç bilemiyorum. Büyük ihtimalle benzemeyecek. Herhangi sürekli bir sound kaygısı yaşamadan özgürce kafamıza ne eserse üretebileceğimiz bir platform RSP. Bu yönüyle belki ayrılabilir diğer M4NM gruplarından ama hiphop’ın sınırlarını zorlama konusunda da birleşiyor sanırım.

roadside.picnic’in ulaşmak istediği kitlenin özellikleri nelerdir? Bu kitle genel M4NM dinleyici kitlesini düşündüğümüzde nasıl farklılıklar gösterir? Ya roadside.picnic’in müzik piyasasında örnek veya ilham aldığı isimler?

Ağaçkakan: Kitlenin niteliklerini talep etmek ya da hak edilen yerde olmamak gibi şeyler beni ilgilendirmiyor. Benim dinleyiciden bir beklentim hiçbir zaman olmadı, tahmin ediyorum ki onların da benden olmamıştır. En azından ‘müzik’ bağlamında benim öyle bir adam olma kabiliyetim yok. Varmaya çalıştığım nokta basitçe bu yani. Herhangi bir güruhun fethini önemsemiyorum, yalnızca izliyorum. Bu yaptığımız müziğin bir getirisi olmalı, ekstra davranışlarda bulunmak ya da isteği bariz bir şekilde göstermek bana samimi ve tutarlı gelmiyor. Ağaçkakan dinleyen ya da Armonycoma or slt dinleyen bu projeye ne kadar kulak verdi bilmiyorum ve bu belirsizlik benim hoşuma gidiyor. Ben dinleyici, dinleyici ben için kimliksiz kaldıkça daha da memnun oluyorum.

Ağız birliği gibi yapmış görünebiliriz, fakat ilham söz konusu olduğunda verebileceğim üç isim var: Clouddead, Reaching Quiet ve Themselves.

Armonycoma or slt: Açıkçası ulaşmak istediğimiz kitlenin özelliklerini belirlememiz biraz tuhaf kaçar ve açıkçası bilmiyorum da kitlenin özelliklerini. Sanırım genç kesim çoğunlukta. İnsanlara sunuyoruz bu albümü ve sadece hiphop kitlesiyle sınırlı kalmasını da istemiyoruz. Dili anlamasalar bile yurtdışından da çok olumlu tepkiler aldık. Bu da varmak istediğimiz noktaydı, evrensel bir şeyler de yapabilmek. Açıkçası ben bu kitle tanımını çok algılayamıyorum nasıl bir kitlemiz var, bilmiyorum RSP’nin kitlesi nedir, onu da bilmiyorum. Ama ortak noktada buluşabildiğimiz kafaları görmek sevindirici bir şey. En başından beri en çok etkilendiğimiz müzik grupları; Clouddead ve Themselves’tir.

Albümün adına değinmek istiyorum. Rigor Mortis; “ölüm sertliği” anlamına geliyor ve özetle ölüm sonrası kasların katılaşmasını ifade ediyor. Albüm adı olarak bunu seçmenizin sebebi neydi? Bu iki kelime roadside.picnic üyelerine ne ifade ediyor?

Ağaçkakan: Bu resim yapan birine neden bu rengi kullandın demek gibi bir şey sanırım. Ve daima sorulası olmuştur doğal olarak. Rigor Mortis anlamının getirisi olarak ölüm konseptini en iyi özetleyen kelime bence. Çünkü, bu sertlikten sonrası benim için hiçbir şey ifade etmiyor. Anlamın benim için bittiği yeri gösteren bir işaret de diyebiliriz.

Armonycoma or slt: Albümün genel temasını özetliyor aslında, yine en başından konmuş bir isim ve bu isim olsun, kapak görselleri olsun, albümün albüm olmasında büyük etkileri var. Bir kelimenin anlattıkları, bir rengin anlattıkları bunlar birbirini tetikleyerek bütünü oluşturuyor, bir süreden sonra siz farkına varmadan birbiriyle örtüşür hale geliyor. Bana kalırsa Rigor Mortis, roadside.picnic’in ilk albüm adını ifade ediyor sadece.

Rigor Mortis bir albüm mü, bir proje mi, bir seri mi, bir felsefe mi, yoksa müzikal bir anlayış mıdır?

Ağaçkakan: Rigor Mortis, bir kavram hakkında akla gelen her düşüncenin karmakarışık ve belirli bir kurala bağlı olmadan metin ve notaya döküldüğü bir albüm yalnızca. Kendine ait bir felsefesi ve müzikal anlayışı olduğu aşikar fakat bu devamlılık anlamına gelmiyor. Yani bundan sonraki çalışmalarımızda hem yapıyı hem içeriği tamamıyla değiştirebiliriz. Bakalım zaman bize ne getirecek ve biz bunu nasıl yorumlayacağız. Merak eden varsa, işte ben de onun kadar merak içerisindeyim.

Armonycoma or slt: Rigor Mortis, kendi içinde felsefesi olan bir albüm. Yeni bir müzikal anlayış olarak da görülebilir. Ama daha önce de söylediğim gibi bundan sonraki albümlerin Rigor Mortis’le bir bağı olmayacak. Güzelliğinin de burada olduğunu düşünüyorum.

Rigor Mortis boyunca tekrar edilen en önemli temalardan birinin ölüm olduğunu söyleyebiliriz. Sizlerin bu temaya böylesine yoğun değinmenizin sebebi nedir? Ağaçkakan ve Armonycoma or slt ölümü nasıl yorumlar, ölüm karşısında nasıl bir duruşları vardır?

Ağaçkakan: Anlamın benim için kaybolduğu yer demiştim ölüm için. Anlamın kaybolması anlamsızlığı çağrıştırıyor gibi görünebilir. Fakat, biraz daha derinlemesine düşünürsek, yani ben düşündüğümde, insan hayatının bitmesi bir çok fikri ve hissiyatı açığa çıkartıyor. Bunlar öyle şeyler ki, -ve genelde çamur gibi bir kıvamları oluyor- istediğin şekle sokabiliyorsun, belirsizlik muazzam bir özgür alan veriyor. Yoğunluğun sebebi kısmen budur diyebilirim.

Ben ölümü tamamlanmışlık olarak yorumlarım. Tamamlanmışsındır ve çürümeye başlarsın. Bundan sonra herhangi bir ikinci hayat ya da vaatlerin getirisi olan metafizik mekanlara inancım uzunca bir süredir olmadığından en çok zorlandığım şey, ateist olmamın ölümü yorumlamama engel olabileceği ihtimalini ortadan kaldırmaktı. Objektif bir bakış açısıyla yazdığımı söylemiyorum, tabii ki kişisel düşünceler hakim her sözde. Ama madem ölümden sonrasına dair bir inanca ya da beklentiye sahip değilim, o halde albüme bu propagandayı sokmamalıyım diye düşündüm ve elimden geleni yaptım. ya da yapmışımdır umarım.

Armonycoma or slt: İnsanın ölüm karşısında aldığı tavır onun hayat felsefesini oluşturur. Bu albüm de bizim tavrımızı gösteriyor. İlk albümü ölüm teması üzerine kurmak.. ilk önce öldürdük sonra dirilteceğiz. Ölüm benim için büyük bir merak olgusu onu deşmek de en çok sevdiğim iş. Çünkü tüm insanlığın tıkandığı tek nokta o.

Albümün kapak çalışması da şarkılar boyunca yinelenen ölüm temasını çok iyi yansıtıyor. Kapağın anlatmak istediklerinden, verdiği mesajdan bahsedebilir misiniz?

Ağaçkakan: Eğer birden çok insan bir paydada birleşiyorsa, yani bunun adı birleşmeyse, her insan ayrı ayrı özgürdür. Herhangi bir kesişim alanı bulmak gibi çabamız olmadığından dolayı üzerine düşeni yapan herkes alabildiğine özgürdü. Armo atmosferi oluştururken ben ona karışmadım, ben yazıp-kaydederken o bana karışmadı. Gizem, ‘Rigor Mortis’i yorumlarken biz de ona karışmadık. Ortaya bir ürün konuyorsa ve bu bir yaratıcılık gerektiriyorsa, yönlendirmelere karşıyım ben. O yüzden, ne şimdi ne de bundan önce ortaklaşa çalıştığım herhangi bir insana dayatmada bulunmadım, bulunmayacağım. Bir yorumlama meselesi bu, bence üçümüzün ortak bir frekansı birbirimizden habersiz yakalayabilmesi mühim olan.

Albümün miksaj kalitesi ile ilgili ufak çaplı olumsuz eleştiriler mevcuttu. Bazı kesimler ise bu durumun albüme ayrı bir hava kattığını, sizinle bütünleştiğini savundu. Sizin bu eleştirilere cevabınız nedir, prodüksiyonun yeterli olduğunu düşünüyor musunuz yoksa daha iyi olabileceğine mi inanıyorsunuz?

Ağaçkakan: Bu yeterlidir gibi bir cümle kurmak duruşumuza aykırı olur zaten. Teknik eleştirileri garipsemiyor aksine dikkate alıyorum. Miksaj kalitesi kesinlikle çok çok daha iyi olabilirdi ve bu bizim görece yetersizliğimiz olabilir. Şarkıları daha dinlenebilir hale getirmeyi tabii ki hedefliyoruz. Fakat, şurası da bir gerçek ki en nihayetinde nasıl bir teknik ilerleme kaydedersek kaydedelim, cam gibi, parlak bir sound ile karşılaşamayacak dinleyenler. Sonuçta butik açılışlarında ya da Sinan Çetin filmlerinde duymayacaksınız yaptığımız müziği.

Armonycoma or slt: Daha iyi olabileceğine inanıyorum. İçinde bulunduğumuz imkanları zorlamaya çalışıyoruz her ne denli eksik olsa da. Bunları bir engel olarak görüp mızmızlanıp üretmemektense daha çok  çalışmaya  ve anlamaya yönelten bir olgu olarak bakmak daha doğru olur.

roadside.picnic bir MC ve bir beatmaker barındıran yapısı bakımından No Call ‘Recently’ ile benzerlik gösteriyor. Ağaçkakan, I’mpty ile çalışmak ve Armonycoma or slt ile çalışmayı karşılaştırabilir misin bizim için? roadside.picnic bünyesindeki Ağaçkakan ile No Call bünyesindeki Ağaçkakan arasında ne farklar var? Anlatım şekli, müzikal tarzı veya değindiği konular değişiyor mu grup üyesi değiştikçe?

Ağaçkakan: Eğer arada ufak bir fark bile yaratamadığımı düşünsem, ikinci bir projeyi kesinlikle dinleyiciye sunmam. İki farklı karaktere, düşünce yapısına bürünebilmek için müthiş yararlı oluyor benim için. Ve bu bariz fark aslında prodüksiyondaki keskin ayrımlardan kendine çıkış noktası buluyor. I’mpty ile çalışmak benim için daima çok rahat oldu. Birçok yönden paralel düşüncelere sahip olduğumuz için ve iletişimimiz inanılmaz kuvvetli olduğu için daha bütünleşik bir karakteri var No Call ‘Recently’nin. Yani, I’mpty beni en iyi anlayan ve yorumlayan prodüktör dersem, Armonycoma or slt ise beni anlamaya bile çalışmayan başına buyruk bir adam demeliyim. Bu karşılıklı anlaşılma beklentisizliği de uçurumları birleştiriyor bir nevi.

NCR’de belirli bir hikaye ve karakter üzerine çalışmamızın bir getirisi olarak uyum kaçınılmaz bir gereklilik. Tetris geldi ilk aklıma, birbirimizi tamamlıyoruz diyebilirim I’mpty ile. Yazım safhasına geçmeden evvel bütün şarkıların taslağını, ilerleyişini, bağlantılarını hesaplıyorum NCR’de. Çünkü, biraz önce de söylediğim gibi ortada bir hikaye ve bu hikayenin de iki anlatıcısı var. Birinci albümde, üçüncü albümde filizlenecek bir düşüncenin tohumlarını ekebiliyorum, velhasıl ekmem de gerekiyor. Büyük resme bakmak gerekiyor  yani, fakat Armo ile birlikte bir şeyler yaptığımızda taban tabana zıt bir hal alıyor bu durum. Kısaca toparlayacak olursam; NCR projesinde bütünün doğru olması gerektiği için parçalar doğru olmak durumunda. RSP projesinde ise parçaların ya da bütünün doğruluğu/yanlışlığı, gerekliliği/gereksizliği hiçbir önem arz etmiyor.

Armonycoma or slt, sana göre bu iki grup arasında ne tür temel benzerlik ve farklar mevcut?

Armonycoma or slt: No Call’a roman dersek, RSP de bir konu üzerinde serbest denemelerden oluşan bir kitaptır. Sound olarak da aynı tanımlamayı ele alabiliriz. Baktığınızda albümde  birbiriyle çok örtüşen beatler yok ayrı kafalardan çalan birçok beat var. Benzeştiği noktalar sizin dediklerinizin dışında aklıma gelmiyor. MC aynı olmasına rağmen. Burkay her projede farklı karaktere ve havaya bürünebilen bir MC. O yüzden M4NM’de MC sayısının eksikliğin hiç çekmiyoruz sağ olsun.

roadside.picnic’in farklı müzik türleri ile Hiphop etkileşimini işleyen bir oluşum olduğunu söylediniz, sizce Türkiye ve burada üretilen müzikler bu etkileşimin gözlemi için yeterli çeşitliliğe sahip mi? Bu gözlemi yaparken nerelerden, kimlerden ve nelerden faydalandınız?

Ağaçkakan: Şimdiki zamansa mevzu bahis, kesinlikle yeterli değil. Uzunca bir süre olacağını da zannedemiyorum. Rigor Mortis’te kendimize çalışma sahası olarak ’60-’70 dönemini seçtik. Bunun üzerine yoğunlaştık. İnanın o kadar çok şarkı dinledik ve beğendik ki, seçim yapmamız inanılmaz zor bir hal aldı. Bu demek değil ki, bu projenin sound’u bundan sonra daima böyle olacak. Büyük ihtimalle bir sonraki çalışmamızda kendimize farklı bir dönem seçip, bu dönemi ilkine göre daha farklı yorumlayacağız.

Armonycoma or slt: Türkiye’de üretilen iyi müzikleri görebilmek için biraz eskilere dönmek gerekiyor. Ve sample’lardan da anlayabileceğiniz üzere özellikle 70’lerden etkilendiğimiz grup ve müzisyenler çok kalabalık bir kadroya tekabül ediyor. Ve zamanında gerçekten çok iyi müzikler yapılmış. Şimdi o kadar çok rastlayamıyoruz böyle müziklere açıkçası, tabii internetin girmesiyle sınırlar kalktı neredeyse bütün dünya müziklerini takip edebileceğimiz bir durumdayız. Bu da bize karşılaştırma imkanı veriyor. Çok farklı türlerden müzik dinliyoruz ve bunların da oluşturduğumuz müziğe etkileri büyük oluyor.

Giriş şarkısı “Doğdum Der” dinleyici açısından albümün en ilgi çeken çalışmalarından birisi olmuş gözüküyor. Altyapının da etkisiyle şarkı akıcı, sürükleyici bir yapıya sahip olmuş. Şarkıyı yaparken ne gibi düşüncelere ve hislere sahiptiniz, şarkıda ne gibi mesajlar saklı?

Ağaçkakan: Doğdum Der, biraz daha unutkan olsak albümde yer almayacaktı. Altyapının yapıldığını son anda hatırlamamla birlikte Armo’dan istedim. Karadenizli olmamın bir getirisi olarak Kazım Koyuncu bu albümde olmak zorundaydı. Biraz o yörenin havasını solumuş bir insansanız, o ufacık coğrafyaya bir müzisyenin ne kadar etkiyebileceğini fark edebilirsiniz. Bu elbette mahalli milliyetçilik değil, yalnızca biraz daha şanslı olduğum için birebir gözlemleme fırsatım oldu. Yazarken, kaydederken çok zorlandım. Soyut bir sorumluluk taşıyormuşum gibi hissettim diyebilirim. Çıkış noktam ölen bir insanın doğmak zorunda olduğuydu. Bütün şarkıyı da bunun üzerine kurdum.

Armonycoma or slt: Bu albümde kesinlikle Kazım Koyuncu olmalıydı. Beat’i geçen yaz bu zamanlar yaptım. Birkaç şarkıda olduğu gibi, sample’ını aldığımız sanatçıların seslerini de kullandık. Bu da artık dünyada olmayan ama beraber bir şeyler yapmak istediğimiz büyük adamlarla bir nevi düet yapma imkanı oluşturuyor. Nakaratta Kazım Koyuncu’nun sesinden sonra Burkay’ı duymak bize çok güzel ve ilgi çekici geliyor. Parçada saklı bir mesaj yok her şey ortada.

“Ben doğana kadar kalabalık değildi Türkiye” sözüyle başlayan oldukça kısa ama bir o kadar yoğun anlamlara gebelik eden bir şarkı “Tunguska”. Sound’ının da alışılmadık, şaşırtıcı ve yine de başarılı bir yorum olduğu hemen fark ediliyor. Hem şarkının ilk dizesini, hem de şarkının simgelediklerini bizim için değerlendirebilir misiniz?

Ağaçkakan: Carl Sagan’ın Cosmos serisini izlediğimde karşılaşmıştım Tunguska olayıyla, o vakitler kenara not etmiştim bunu. Eğer araştırılırsa müthiş bir ilham kaynağı olduğu konusunda bana hak verilecektir veya verilmeyecektir, orası bakış açısıyla alakalı. Konumuza dönecek olursak; Tunguska’da zamanında hakim olan senaryosuzluk, bilinmezlik, açıklanamazlık günümüz Türkiye’sinin hem müzikal, hem de politik çıkmazlarıyla birebir örtüşüyor bence. Kaf dağı ve benzerlerinin, daha doğrusu yükseltinin sadece alçakların yığını olduğundan bahsetmeye çalıştım. Ne kadar yüksekte olduğun değil, yükseğe çıkmak için altına ne kadar alçak rakım mahkum ettiğindir çünkü hesap vermen gereken.

Armonycoma or slt: Herhalde birbirinden farklı parçalardan sample’ları kesip birleştirdiğim şarkılar içinde en çok materyal kullandığım Tunguska’ydı. Sound’unun şaşırtıcı olması bu sebepten olsa gerek. Tabii Ayça ve Elma şekerlerini de unutmamak gerek.

Müziğiniz ve sözlerinizin anlaşılması kolay olmayan bir tarzda birleştiğini söyleyebiliriz sanırım. Ancak bu albümde seviyeyi birkaç basamak daha yükseğe taşımışsınız. M4NM olarak sahip olduğunuz bu müzikal anlayışın çıtasını bundan sonra daha da yükseltmeyi planlıyor musunuz? Dinleyici tarafından anlaşılamıyor olmak sizi endişelendiriyor mu?

Ağaçkakan: Anlaşılmamak kendime görev addettiğim bir şey değil. Ya da bundan sonra daha da karışık, daha da ayrık yazmalıyım gibi hedefler koymuyorum kendime. Ya da yazarken dinleyicinin duyar duymaz anlayabileceği birincil anlamdaki cümleler kurmaktan endişe duymuyorum. Zaten ister istemez tam anlamıyla anlaşılmayı mümkün olarak da görmüyorum. Biraz çelişkili gibi dursa da, aslında sadece içgüdüyle alakalı diyebilirim. Benim yapabildiğim bu, benim bir şey anlatırken kullanabildiğim dil bu, o kadar. Şu an içinde yaşadığımız zamana kadar tecrübe ettiğim, okuduğum, izlediğim her şey benim bile anlamadığım yerlerden kafamın içine nüfus edebiliyor, bu da yazarken kendine bile yabancı olabilmeyi getiriyor ne yazık ki.  Bazen benim önlememeyi öğrendiğim şekilde aklıma geleni yazabiliyorum, yabancılaşmaktan kastım bu, eğer bu bana dezavantaj sağlıyorsa diyebileceğim tek şey; zaten konu müzikse M4NM hemen hemen her tabuda biraz dezavantajla başlıyor dinlenmeye.

Armonycoma or slt: Yorum için teşekkürler. Daima M4NM’de bu böyle olacak. Kuruluşumuzun amacı bu: ortada olanla değil perde arkasında kalanla ilgileniyoruz ve progressive olmak her projede ön planda zaten. Anlaşılmakla ilgili Tarkovski’nin çok iyi bir sözü var: “Anlaşılır olmaya çalışmak, anlaşılmaz olmaya çalışmak kadar saçma.” Gerçekten durum bu! Biz anlatıyoruz sadece. Anlayan varsa ne ala.

Genel olarak M4NM oluşumunu konserlerde görme şansına erişemiyoruz. Bu sizin tercih ettiğiniz bir durum mu? Müzik anlayışınız ve müzikal tarzınızın buna sebep olduğu iddia ediliyor, katılır mısınız?

Ağaçkakan: Elbette katılmıyorum. Kafamızdaki ve uzunca bir süredir erişmek için mesai harcadığımız konser düzeni için kalabalık hiphop jam’ler yeterli olmuyor. Böyle konserlerden haz etmiyorum demek değil bu, yalnızca bizim dinleyiciye sunmaya çalıştığımız canlılıkta bazı elementlerin yerleri farklı olmak durumunda. Herhangi bir beat’in üzerine de söyleyebilirim muhakkak, fakat biz yapım sürecinde bundan daha kompleks çalışıyoruz ve bunu da sahneye adapte etmek isteğindeyiz. Nerdeyse hazırız diyebilirim, bayağı yakın bir tarihte bu konuda da gelişmeler olacak.

Armonycoma or slt: Bizim kaç yıldır aklımızda olan bir durum bu. Yani yaptığımız müziği nasıl canlı performansa dökebiliriz düşüncesi zaten hep planladığımız bir şey. Ancak gerek ekipman eksikliği,  gerek farklı şehirlerde yaşama bunları geciktiren öğelerdi. Takdir edersiniz ki klasik rock üçlüsüyle bu müzik icra edilemiyor. CD player’dan beat’i verip üstüne rap yapmak da hiç istemediğimiz bir durum ama artık tam olarak olmasa da gerekli donanıma sahibiz. Sampler’larımz hazır, konser yakınlarda, takipte kalın.

roadside.picnic ve M4NM’in yakın veya uzak zaman içerisinde bizlere sunmayı planladığı ne gibi projeler mevcut?

Ağaçkakan: roadside.picnic projesi üzerine tasarladığımız iki klip vardı. İki görsel sanatçıyla da anlaştık, fakat zaman ve lokasyon problemleri işlerin aksamasına neden olabiliyor. Şu an bu konular belirsizliğini koruyor ama bir anda biz de bir sürpriz ile karşılaşabiliriz. Zet’in iplerini elinde tuttuğu bir kaset projemiz var. O da gerçekleşmek üzere, Rigor Mortis’te yer alan 11 şarkıya ek olarak dinlemediğiniz iki şarkı ve 4 remix bu albümde yer alacak.

Kişisel olarak cevaplarsam, uzunca bir süredir hasatta çürümeyi bekleyen ‘Dyslexia’ hala güncelliğini koruyor. Çok güvendiğim bir düzine şarkıyı hazır hale getirdim, fakat kendimi kayıtlar için yeterince enerjik hissetmediğimden sürekli erteliyorum. Bütün bunlara ek olarak kış dönemi boyunca kafa patlatacağımız bir seri sonu da ufak ufak filizleniyor. No Call ‘Recently’ 4.

Armonycoma or slt: En yakın olarak fazladan iki veya üç şarkı ve dört farklı prodüktörün remix’lerini eklediğimiz bir kaset projesi var. Remix’leri yapacak isimler; Da Poet, Zet, Type Wheel ve Almanya’dan HairyBo. Sınırlı sayıda basacağımız bu kasetin sadece albümdeki parçalardan oluşmasını istemedik, özel olmasını istedik. Tabi bir de 60 dakikalık bir kasede 30 dakikalık albüm çekmek yanlış olurdu. Kasedin oluşma sürecini bizden hiçbir zaman desteğini esirgemeyen Zet üstlendi. Bunun ardından Rigor Mortis remix projesi var her şarkıya farklı bir ismin remix yapacağı. Ayrıca İstanbul Tasarım Bienali için İstanbul temalı yeni bir parçanın yapım süreci içerisindeyiz. Aklıma son olarak gelen, Fatih Evyapan ve M4NM müzisyenlerinin ortaklaşa yaptığı 21 projesi içerisinde de bir roadside.picnic şarkısı dinleyebileceksiniz.

Röportajı sonlandırırken dinleyicilerinize, yakınlarınıza, müzisyenlere, müzisyen adaylarına söylemek istediğiniz neler var?

Ağaçkakan: Albüm çıktığından beri desteğini gözle görebildiğimiz HHL ailesine, bir de röportaj imkanı sunduğu için teşekkür ediyorum. Herkes bakabildiği kadarıyla iyi baksın kendine, hoşça kalın.

Armonycoma or slt: Öncelikle Hiphoplife ailesine bize konuşma fırsatı tanıdığı için teşekkürler. Zira konuşmamız elzem görünüyordu. Yol kenarındaki yeni pikniklerimize bekleriz herkesi. İyi müzikle kalın.

Alıntılandığı adres: roadside.picnic – Rigor Mortis Albüm Röportajı

Advertisements

Hiphop ve Aşk

Posted: 08/08/2012 in İnceleme

Rap müziğin çıkış noktasına, işlediği konulara, neler anlattığına ve neler anlatması gerektiğine yönelik yüzlerce yerli veya yabancı kaynaktan görüşe şahit olmuş olmalısınız. Okumuş olduğunuz bu görüşlerin büyük bölümünün ortak noktaları bulunsa da tam olarak birbirleriyle uyuşmadığını da gözlemlemiş olmalısınız. Amerika’yla karşılaştırıldığında oradakinin yarısı uzunlukta bir tarihe sahip olan Türkçe rap müziğiyle ilgilenen sanatçı ve özellikle dinleyicilerin, müziğin hangi konularda gezinmesi gerektiğine dair Amerikalılardan daha fazla görüşe sahip olması çok mantıklı gelmiyor insana. Oysa gerçek bu. Her gün ülkemiz insanının her konuda yorum yapma zorunluluğu hissedişinin müzikteki yankılarına pek yakından tanık oluyoruz. Yazının geri kalanını okuduğunuz takdirde bahsettiğim görüşlerden birine -benimkine- rastlamak durumunda kalacaksınız.

Rap müzik neyi anlatır? Sokakları mı? Devrim niteliğinde düşünceleri mi? İnsanların hayatlarını mı? Savaşları mı? Kadın-erkek ilişkilerini mi? Aşkı mı? Soru işareti ile biten son cümleyi okuyan pek çok kişinin “Hayır!” diye bağırdığını duyar gibi oluyorum. Bağırıyorlar ancak seslerini duyamıyorum, daha doğrusu duymamayı tercih ediyorum. Sadece Hiphop kültürünün değil, insan hayatının temel parçalarından birisi olan ve insanların yüzde 90’a yakınının konuşmaktan keyif aldığı bir konuyu neden kendi müziğimizin dışında bırakmalıyız? Bugüne kadar aşk temalı rap şarkıları yapan veya yapmaya çalışan sayısız isimle tanıştık. Başarıya değil başarısızlığa yoğunlaşmanın tercih edildiği bir ülkede başarısız örnekler göz önünde bulundurularak rap müziğin içinden aşkın çıkarılmaya çalışılmasını elbette garipsemiyorum. Hoşnut olmadığım tek konu; aşkı başarıyla ifade edebilen kişilerin üstlerinin başarısızlar nedeniyle çizilmek istenmesi.

1990’lara fazla girmeden, benim ve siz okuyucuların daha aşina olduğu bir zaman diliminden başlayalım incelememize. Aşk temasının yükselme devri özelliği taşıyan 2000’li yılların başı ve özellikle ortası bu konuya en uygun periyotlar olacaktır. Yıllar boyu birikmiş olan bir öfke ve kinin dışavurumuyla Türkiye’de rap müziğin aktif olarak üretilmeye başlandığı ilk günlerde ortaya çıkan sert ve yırtıcı tarz, kesin tarih vermek gerekirse 2004 – 2005 senelerinde yumuşamaya başladı. Fuat Ergin’in önceki yıllarda denemiş olduğu nameli nakaratları, zamanın müzikal öncülerinden Ceza ve Sagopa Kajmer’in çalışmalarında sivrilen duygusal altyapıları, Yener’in arabeskle rap’i kaynaştıran şarkıları ve eskinin aksine piyasaya çıkan her ismin sert bir tarz benimsememesi, dinleyicilerin de duygusal söz ve yumuşak altyapılara alışmasına ortam hazırladı. Konumuz aşk, ancak aşktan önce bahsettiğim “slow” altyapılar ve içinde pek de aşk barındırmayan duygusal sözler dinleyicilerle buluştu. 2004 yılında çıkmış olan Rapstar albümündeki klasikleşmiş “Neyim Var Ki” isimli şarkı, hem prodüksiyonu hem de sanatçıların tercih ettikleri sözler ve okuma stilleri ile bu yeni tarza mükemmel bir örnek oluşturuyor. O zamanlar ne rap müzisyenlerinin, ne de dinleyicilerin duygusallıkla ilgili bir sorunları varmış gibi görünmüyordu. Peki, ne oldu da piyasanın yarısı yalnızca birkaç sene içerisinde bu türe düşman kesilir hale geldi? Bu keskin dönüşümü bir burada gördüm, bir de LeBron’ın ayrılışını sindiremeyen Cleveland taraftarında.

2000’li yılların başında Ceza, Sagopa Kajmer, Fuat Ergin, Yener, Cash Flow, Sedy Jay Elhum gibi isimlerden örneklerini dinlediğimiz duygusal rap, 2005, 2006 ve 2007 senelerinde yepyeni bir boyuta ulaşarak büyümeye ve takipçilerini peşinden sürüklemeye devam etti. 2000’lerin başında rap endüstrisine adım atış amacı tamamen farklı olup zamanla tarzını yumuşatarak veya deneme isteği güderek duygusal rap müziğe yönelmiş MC’ler görebiliyorduk. 2005 ve sonrasında ise rap müzikte bir numaralı tarzları duygusal olarak kabul edilebilecek veya bu tür müzik yapmaktan her şeyden fazla hoşlanan kişiler müziğimize dâhil olmaya başladı. Rahdan Vandal, Sansar Salvo ile ortak çıkardıkları sert mizaçlı Keşmekeş albümü ile geniş kitlelere ulaşsa da, aşk üzerine sözler yazmaya ve bunları şarkıya dönüştürmeye bayılıyordu. Başar ilk tanıştığı günden beri müziğin duygusal yanını daha çekici buluyor ve o dalda en verimli eserlerini veriyordu. MT’nin birçok şarkısında duygusal karakteri ağır basıyor ve bunu dışarı vurmaktan çekinmiyordu. Raziel Nisroc günler, haftalar veya aylarca değil, yıllarca dillerden düşmeyecek duygusal yoğunluğu muazzam olan bir albüme imza atıyordu. Kurşun, Rapozof, Kerim [Mic Rap], Dramelodi Project, Medusa, Street Melodeez ve sayılması gereken daha birçok isim sokaktan gelme vurucu bir rap veya politik görüşleri ön plana çıkaran eleştirel bir rap yerine insani hisleri ve sıklıkla aşkı anlatan ağır tempolu bir rap ile karşımıza çıkıyorlardı. Böylesine kökten bir müzikal değişim sağlamış olmalarına rağmen kendilerine farklı gözle bakan, “Hiphop’ı sattınız!” diye bağıran kimse olmamıştı. Aksine saydığım kişilerin seçtikleri türde olan başarıları, kendilerini piyasanın üst basamaklarına tırmandırmış ve saygı ile takdir gören kimseler olmalarını sağlamıştı. Olması gereken de buydu.

Yıllar geçip de Türkçe sözlü rap müziğin ilk âşıkları daha pasif bir tavır sergilemeye başladığında, beklendiği üzere yeni isimlere kucak açtı müzik. Aşk konusunda benzer dürtülere sahip olan yeni müzisyen adaylarının bir bölümü, doğal olarak eskilerin izinden gittiler. Kimileri kıdemlileri örnek aldı, kimileri taklit ederek bir yere gelmeye çalıştı. Bunun sonucunda kimileri hak etmediği bir üne sahip oldu, kimileri yerinde saydı, kimileri ise o hayran oldukları kişilerle aynı cümlede anılmaktan bile onur duydu. Şarkılarında aşkı dillendirmeye başlayan kişilerin sayısındaki beklenmedik artış, dinleyicinin büyük tepkisine sebebiyet verdi. Rahdan’ı, Başar’ı, Raziel’i karşılık beklemeden destekleyen, kişilik ve tarzlarının arkasında duran kitle bir anda baştan aşağı değişerek ayrı bir kimliğe büründü. Yeni neslin aşk temasını en iyi temsil eden isimleri olarak sıralayabileceğim Sancak, Sehabe, Şanışer ve Kamufle bile dinleyicilerin bu hıncından nasibini aldı. Ek olarak, başta Rahdan olmak üzere nitelikli duygusal müziği Türkçe rap dinleyenlerine tanıtmış bazı eski isimler de “yeni modaya uymak”la suçlandı. Peki, anlık gelişip kalıcı hale gelen bu nefretin sebebi neydi? Bana göre bu sorunun cevabı bir sır perdesinin arkasında saklı değil, aslında oldukça açık: Aşkı kendine konu edinen kişilerin yüzde 95’lik bölümünün ortaya çıkardığı üründeki kalitesizlik. Aşkın sadece kelime anlamını öğrenerek, o duyguyu henüz tecrübe etmeden bir şair edasıyla kaleme kâğıda ve sonrasında mikrofona bilgisayara sarıldı yüzlercesi. Oysa aşkı anlatmak; şaşalı sözler yazıp bu sözleri hüzünlü altyapılarla süslemekle mümkün olamazdı. Üstelik bahsi geçen Servet-i Fünun dönemi görünümlü sözleri yazanların ne kendileri o destansı hikâyeleri yaşamışlardı, ne de müzikseverlere o hikâyenin doğru olduğunu hissettirebilmişlerdi. “Rap bu değil!” nidaları başını alıp gitmişti…

Aşkı sizi tanımayan sıradan bir dinleyiciye hissettirebilmek; o duyguyu gerçekten hissediyor olmakla, gerçekten yaşamış olduğunuz hatıraları samimiyetle dile getirmekle olanaklıdır. Türk rap’inin “İlk Dönem Duygusalları” bunun üstesinden gelebiliyorlardı, çünkü art niyetten arınmışlardı ve dinleyici kazanmak yerine müzik yapma hedefiyle yola çıkmışlardı. “İkinci Dönem Duygusallar” bu tablonun tam tersi bir yönde mi ilerliyorlardı? Aslında hayır. İlk dönemdeki coşkuyu bizlere aktarabilen, aynı içtenliğe ulaşabilen birçok isim vardı ikinci dönem rapçileri arasında. Maalesef çoğunluğun bir parçası olmamalarına rağmen çoğunluğun yetenek ve kalite noksanlığı sonucu onlarla aynı torbaya konularak çöpe gönderildiler. Almanya yenildi diye onlar da yenik sayıldı. Hâlbuki onların tarih kitaplarının sahte kahramanlık gösterilerine ihtiyaçları yoktu. Birinci Dünya Savaşı’ndaki Osmanlı İmparatorluğu’nun aksine, onlar mücadelelerini yenilgiyle değil galibiyetle tamamlamışlardı. Ve bulundukları konumu, gördükleri muameleyi hiçbir zaman hak etmediler. “Rap bu değil!” diye bağırıldı yüzlerine, ama onlara göre rap buydu ve onlara göre rap olan şey, dinleyicinin “Rap bu değil!” diye bağırdığı müzikten çok farklıydı. Başkasının suçundan dolayı hapis yatan insanlar gibi, başkalarının yaptığı felaket müzikler yüzünden müzik âleminden dışlandılar.

Aşk üzerine söz yazmak ve aşk temalı bir rap şarkısı yapmak suç sayılamaz. En az savaşa yönelik bir şarkı yapmak veya storytelling ile anılarını paylaşmak kadar saygı duyulacak bir seçimdir bu. Hiphop kültürü yıllardır en temel konularından biri olarak kadın – erkek ilişkilerini barındırır bünyesinde. Biz kimiz ki çıkış noktası dâhil her yerde kabul gören bir durumun aslında hatalı olduğunu ve kültürde yeri olamayacağını iddia edeceğiz? Bir şeyi sevmiyor olmanız, onun yanlış olduğu anlamına gelmez. Belki de zevk almayı bilmiyorsunuzdur, olamaz mı?



Bu günün gelişi için ne kadar beklediğinizi unutun. Albümün kaç kere ertelendiğini, bu yüzden kaç kere hayal kırıklığına uğradığınızı unutun. Unutun ki; böylesine yüksek kalite bir müzik tecrübesinin değerini bekleme süresinin uzunluğu nedeniyle yanlış değerlendirmeyin. Aylar boyu bağıra bağıra “Ben geliyorum!” deyip bir anda sessiz sedasız çıkıveren Ben Bu İşi Niye Yapıyom Ki?, piyasamızdaki müzikal dengeleri hepten sarsabilecek şiddete ve kolay kolay kimsenin inmeye cesaret edemeyeceği bir derinliğe sahip. “Güldürürken düşündürme” kavramına yabancı değildik, İndigo ve DJ Artz ise bizlere “Eğlenirken düşündürme” kavramını aşılamaya hevesli görünüyorlar.

Madde Bağımlısı, Jonathan Livingston ve Çocuk albümleri ve pek orijinal videolarından İndigo’nun söz yazımı konusundaki rahatlığına aşinayız. Kulağa basit gelen ancak oldukça karmaşık işlemler ve bir o kadar da yetenek gerektiren istediğini istediği şekilde anlatabilme konusunda Türkiye’nin en önemli isimlerinden biri olduğunu kanıtlamış durumda kendisi. İndigo, albüme adını veren şarkıda hem bu kabiliyetini çekinmeden sergiliyor, hem de açık sözlülüğün sınırlarını zorluyor. “Ben bu işi niye yapıyorum ki? Cevabı basit: Çünkü yapabiliyorum.” derken kibirin dibine vurduğunun düşünülmesinden çekinmeyecek kadar cüretkâr bir tavırla başlayan albümün geri kalanı da tek bir geri adım atılmaksızın hem rapçilere, hem dinleyicilere, hem de müzik endüstrisine art arda gerekli darbeleri vurarak ilerliyor. “Rapçi Olma”nın gerçekçiliği, “Barış”ın çarpıcılığı şarkı şarkı incelediğimizde ilk dinleyişte dahi kulakta yer edebilecek üstün nitelikler. İndigo’yu sıradan müzisyenlerden farklı yapan özelliklerin neredeyse tamamına bu 12 şarkıda ulaşabilmeniz mümkün. Birkaç farklı portalda Tevfik Koçak ismi için İzmir’in en iyisi yakıştırmasının yapıldığına şahit oldum. Bu düşünceye katılmakta bir sakınca görmüyorum.

DJ Artz’ın müzikal geçmişini incelediğimizde İndigo’ya oranla çok daha yeni kaldığı ve piyasanın kendisine daha yabancı olduğu söylenebilir. Oysa Efe Çelik’in rap başta olmak üzere müziğin tarihi, teknik detayları ve güncel gelişimi gibi can alıcı konseptlerdeki birikimi en az İndigo kadar yeterli, hatta yeterliden kesinkes ötedir. Müziği kişisel kariyer gelişimine hizmet eden bir araç olarak kullanmayacak gerçek müzik aşıklarına çaresizce ihtiyaç duyduğumuz bir dönemde DJ Artz gibi bir ismin varlığı piyasa değerimizi yukarı çekmektedir. Albümün ilk şarkısında yarattığı pozitif havanın İndigo’nun tarzına kusursuzca eşlik ettiğini kavramak çok zor olmasa gerek. Adana ve Ankara şehirlerindeki aktifliğiyle bilinen Artz’ın 12 şarkı boyunca bizlerin kesintisiz olarak İzmir sahillerine yolculuk yapmasını sağlayabilmiş olması takdire şayan bir başarıdır. Her şarkıda Alsancak – Karşıyaka vapurunun sesini işitiyor, kumru kokusunu duyuyor, Ege Denizi’nden yüzünüze vuran rüzgârı hissedebiliyorsunuz. Bugüne kadar daha çok “East coast” olarak adlandırdığımız türde altyapılar ile ön plana çıkmış olan DJ Artz, tüm hünerlerini sergilemeyi bu albüme saklamış görünüyor. Ben Bu İşi Niye Yapıyom Ki?’nin özel yanlarından birisi de İndigo’nun 3-4 senedir sürmekte olan gelişiminin tamamlanışına şahit olmanızın yanında DJ Artz’ı çok daha yakından tanımanıza fırsat vermesi.

Türkçe rap adına üretilen albümlerin yüzde 90’a yakını MC albümleri. Diğer bir deyişle tek bir kişinin sözlerini okuduğu, farklı isimlerden altyapılar alınarak genellikle düetlerle süslenen albümler. Bu albümlerde MC olarak tabir ettiğimiz kişinin tüm prodüksiyonu üstlendiğine (örnek: Başar albümleri) veya tek bir beatmaker’dan aldığı altyapılarla (örnek: Tepki’nin Siyah ve Kırmızı albümleri, Laedri’nin İtham albümü) çalışmayı oluşturduğuna tanık olmuşuzdur. Ben Bu İşi Niye Yapıyom Ki? ikinci kategoriye yakın görünse de aslında bir özelliğiyle kendi başına bir kategori oluşturmayı hak ediyor: Albümün sanatçıları olarak İndigo ile DJ Artz’ın bir arada gösterilmesi. Tepki örnek olarak verdiğim albümlerinin kapaklarına prodüktörün adını koca harflerle işleyerek bu hassas konuda bir kapı aralamıştı. Kapıyı sonuna kadar açan ise Türk Hiphop’ının bu bıçkın ikilisi oldu. Bahsettiğim hususta Türkiye’nin ilk örneği olduklarını iddia etmeyeceğim, mutlaka daha önce hem prodüktörün hem de MC’nin adını belirterek çıkarılan albümler olmuştur. Yine de bir konuda ilk olmamanız, öncü olamayacağınız anlamına gelmez. İndigo ile DJ Artz’ın projesinin MC – yapımcı ortaklığı içeren yeni çalışmaları teşvik edici nitelikte olacağından kuşkum yoktur.

Paçalarından samimiyet damlayan, kilitli her kapıyı zorlayan ve en önemlisi gerçekçi yaklaşımından taviz vermeyen bir albüme imza atılmış. İndigo albüm boyunca bu işi neden yaptığını sorgularken aslında bizlere bu işi neden yapması gerektiğini açık biçimde göstermiş. İki müzik aşçısı bir araya gelince nefis bir ziyafet çekmişler dinleyicilere. Önce DJ Artz hazırlıkları yapmış, malzemeleri çıkarmış ve sofrayı kurmuş. Bunu görüp dayanamayan İndigo, eldivenleri geçirmiş eline, aşçı şapkasını da takmış ve soyunmuş Ümit Usta rolüne. Böyle yemekler yiyeceksek varsın ruhumuz obez olsun. FEDA!