Archive for March, 2013


Django 3

Bildiğim iki tane dünya var: Bir yaşadığımız dünya, bir de Quentin Tarantino’nun dünyası. Gariptir ki; ikincisi ilkinden çok daha yaşanılası. Amerika’da köleliğin son demlerini yaşadığı 1850’lerin sonunda bir beyaz adam tarafından özgürlüğüne kavuşturulan bir siyah adamın destansı hikayesini anlatan Django Unchained, Tarantino’nun Reservoir Dogs ile başlayan muhteşem kariyerinin doruk noktası. Bir önceki filmi olan Inglorious Basterds’ta gördüğümüz “yakın tarihi alternatif bir senaryoyla yeniden yazma” yoluna bir kez daha başvurarak harikalar yaratıyor Quentin Jerome Tarantino. Aynı topraklar üzerinde yaşadığı milyonlarca kişinin nefreti, hakareti ve saygısızlığına yıllarca maruz bırakılmış bir ırkın başkaldırısını sıfırdan en tepeye yükselen bir karakter üzerinden resmediyor.

Bugüne kadar ırkçılığı işleyen ve sonu Django Unchained’de olduğu gibi siyahların zaferiyle biten pek çok film yapılmıştı, ancak hiçbirisi böylesine acımasız, sert ve gerçekçi olamamıştı. Tarantino’nun Pulp Fiction’da Samuel L. Jackson’ın yüzüne karşı “dead n.gger storage” demeyi göze alabilen cesareti, bu filmde realizmle birleşerek sınırları zorluyor, kölelik döneminde özellikle Amerika’nın güneyinde yaşayan beyaz kesimin sahip olduğu kibirli ve aşağılayıcı tavrı en ufak bir yumuşamaya gitmeden olduğu gibi perdeye yansıtıyor. Filmin henüz başında verilen zincirlere vurulmuş siyah kölelerin yürüdüğü, beyaz köle tüccarlarının ise at üstüne yolculuk ettiği sahne izleyiciye genel fotoğrafı görebilmesi için yeterli imkanı sağlıyor. Herhangi bir diyaloga ihtiyaç duymadan, işkencenin fiziki boyutunu fark edebilmeniz için bu 1-2 dakikalık periyot ile başlıyor filme yönetmen. Hemen ardından güneyli, hatta Amerikalı bile olmayan kölelik karşıtı, insan dostu bir dişçi ile selamlanıyoruz: Dr. King Schultz (Christoph Waltz). Bu karakterin Amerikalı olmaması önemli, mutlu sonla biten düz senaryolu filmlerin çoğunda “Aslında herkes böyle kötü değildir” mesajı verilmeye çalışılır ve “kötü” olarak lanse edilen toplumun istisna bir üyesi izleyiciye tanıtılır. Tarantino sıradan bir yönetmen olsaydı, güneyli bir Amerikalıyı Schultz yerine kullanır ve tüm Amerika’yı mutlu ederdi. Ama o cesur bir yönetmen. İnsanların talep ettiğini değil, kendi kafasına yatanı sinemaya taşıyor. Hem de öyle bir kafa ki…

Django

Film ilerledikçe izleyicinin kafasındaki görüntü giderek daha netleşiyor. Beyaz insanların ata binen bir siyah gördüklerinde uzaylı görmüşçesine donup kalmaları, bir siyahın yalnızca varlığıyla bile tüm kasabayı kırmızı alarm durumuna geçirebilmesi gibi dönemin trajik olayları komedi unsuruyla kaynaştırılarak trajikomik halde sahneleniyor. Waltz’un Oscar’dan aşağısı kurtarmayacak şekilde hayat verdiği Schultz karakteri tarafından alışılagelmişin dışında adil şartlarla bir ortaklık teklifi yapılan Django (Jamie Foxx), aynı Tarantino’nun her filminde biraz daha cesur oluşu gibi filmin her geçen dakikası cesareti ile özgüvenini arttırıyor. Yıllar boyu ezilmiş, tekmelenmiş ve insan değilmişçesine muamele görmüş siyah ırkın güçlenişini, “ben geliyorum” deyişini hissedebiliyorsunuz seyirci olarak. Film bunu hem Django’nun artan diyalogları, hem eşi Broomhilda’ya (Kerry Washington) adım adım yaklaşışı, hem de Tarantino’nun müthiş seçiminin ürünü sahne müzikleri ile veriyor. Her sahneye uygun bir müzik parçası seçen, hatta bir parçanın telif haklarını alamadığında o sahneyi filminde çıkaran Tennessee’li yönetmen, son filminde müzik ile harikalar yaratıyor. Yalnızca insanların duygularını harekete geçiren müzikler değil bunlar, aynı zamanda sahneyi anlatan manidar şarkılar. Django ile eşi Broomhilda’nın özgürlüğe kaçış denemesi sırasında çalan “Freedom”, Schultz ile Django atları ile yola koyulduklarında duyduğumuz “I Got a Name”, Django’nun LeQuint Dickey Mining Company elemanlarını yok edişi sonrası başlayan ve -tıpkı filmin o sahnesinde olduğu gibi- sevdiğini geri almaya giden bir adamı anlatan “Who Did That to You?” bazı muhteşem kullanımlar olarak sıralanıyor. Ayrıca siyah ırkın yeniden doğuşunu anlatan bir filmde aynı misyonu müzik endüstrisinde üstlenen rap müziği es geçmeyerek Rick Ross, Tupac ve iyi arkadaşı RZA’dan şarkılar kullanan Tarantino’ya özel bir teşekkür de sunmak isterim. Çağatay Koçtuğ olsa, “Sinemanın dahi çocuğu seni!” derdi mutlaka.

Tarantino

Yaptığı hiçbir filmde “laf olsun diye” ürettiği bir şeye rastlayamayacağınız Tarantino’nun spagetti western türündeki bu son şaheseri de sembolden, göndermeden geçilmiyor. Eski eserlere saygı ve sevgisini kendi filmlerinde sunmaktan hoşlanan yönetmen, başta 1966 yapımı Django olmak üzere Shaft filmi, The Great Silence filmi, Mandingo filmi, The Blue Boy (Gainsborough) resmi gibi yapıtları filmin belirli bölümlerinde anıyor. Film boyunca sizi sarmalayan “Siyah vs. Beyaz” teması Django’nun beyazları öldürerek para kazanan bir siyah ödül avcısına dönüşmesi, siyahi Stephen (Samuel L. Jackson) ile beyaz Calvin’in (Leonardo DiCaprio) eşit olmayan eşitlik ilişkisi, Django’nun Broomhilda için geri dönüşünde zincirlerinden kurtardığı beyaz bir ata binmesi gibi ince detaylar ile zenginleşiyor ve bilincinizde yer ediyor. Ana temanın yanı sıra yapılan göndermeler de oldukça yerinde. İlk yapılanmasını 1865 yılında yaşayan Ku Klux Klan’in 7 sene öncesinden, üstelik komiklik derecesinde aptal bir topluluk olarak temsili KKK’in suratına tokat gibi çarptırılıyor. Tüm çıplaklığıyla, hiçbir sansüre başvurulmadan gözler önüne serilen mide bulandırıcı Mandingo “sporu”, yine Tarantino’nun tarihin karanlık sayfalarından çıkararak sertçe eleştirdiği bir yaşanmışlık. Bir başka ilgi çekici gönderme ise Schultz’un da dikkatini çektiği gibi Broomhilda von Shaft isimli, Almanca konuşabilen bir kişinin köle durumunda olması. Tarantino’nun bundan önceki filminin Inglorious Basterds olması olayı daha da manalı kılıyor.

Quentin Tarantino yaptığı filmlerle yeni bir dünya kuruyor. Öyle ki farklı filmlerindeki karakterler, birbirleriyle bağlantılı olarak tasarlanmış. Reservoir Dogs’taki Vic Vega ile Pulp Fiction’daki Vincent Vega’nın kardeş olması buna bir örnek. Ayrıca yine kendi yarattığı Red Apple Cigarettes ve Teriyaki Donut gibi markalar birden fazla filminde yer alıyor. Django Unchained bu alternatif evrene iki halka daha ekliyor: İlki Pulp Fiction’daki Captain Koons’la aynı soyadı taşıyan ve Django’nun cebinde sakladığı ilk işinin ilanında yer alan çete üyelerinden Crazy Craig Koons, ikincisi ise Kill Bill Vol.2’da The Bride’ın diri diri gömüldüğü mezarın taşında adı yazan Paula Schultz ile sempatik Alman kelle avcımız Dr. King Schultz. Koons’ların akraba oldukları aşikar ve yaşadıkları zaman dilimleri düşünülünce –Paula Schultz 1823 ile 1898 arası yaşamış- bu iki Schultz’un alakalı olmaları da kaçınılmaz geliyor. Bu açıdan Tarantino’ya hayran olmamak imkansız; müthiş senaryolar yazıp onları hayatı geçirmekle kalmıyor, bir yandan da yıllara varan aralıklarla yazdığı bu senaryoları birbirleriyle ilişkilendiriyor.

Django 2

Yönetmenden bu kadar bahsedip oyunculara bir parantez açmamak ayıp olur. Kendisi de güneyli olan Jamie Foxx tarafından canlandırılıyor efsaneleşmeye aday Django karakteri. Çocukluğunda “n.gger” terimi ile çok karşılaştığını söyleyen Foxx’ın Django’nun hislerini bir nebze anlayabildiği ortada olsa da, kariyerinin zirvesindeki, oldukça zengin ve lüks hayata sahip bir kişinin bir köle rolüne bürünmesi kolay olmamış olsa gerek. Jamie Foxx durumu şöyle anlatıyor: “Quentin bana bir köleyi oynayacağımı söyledi. Ben de Louis Vitton çantama ve Range Rover anahtarıma bakıp ‘Nasıl yani?’ dedim.” Bu rol için önce Will Smith’e gidilmiş, neyse ki en sonunda doğru tercih yapılmış. Akademi tarafından hak ettiğini alamasa da Oscar adaylığına yaraşır bir performansı var Foxx’ın. Rol konusunda tek sıkıntı yaşayan o değilmiş. Güneyin en pis beyaz köle tüccarını canlandıran Leonardo DiCaprio, özellikle günümüzde bir siyaha yapılabilecek en büyük hakaret olan “n.gger” kelimesini söylemekle büyük bir sorun yaşamış. Neyse ki bu kelimeyle hiçbir problemi olmayan Samuel L. Jackson onu kenara çekip, “Bu bizim için sıradan bir salı günü, yap şu işi” şeklinde küçük(!) bir uyarıda bulunmuş. Uyarı etkili olmuş belli ki; Titanic yüzünden tatlı masum çocuk olarak kafalarda yer eden DiCaprio, olağanüstü bir kötü adama dönüşüyor bu filmde. Duruşundaki rahatlıkla ve üstten bakan tavırlarıyla siyah ırk üzerindeki egemenliğini kuşkuya yer bırakmadan ortaya koyuyor ünlü aktör. DiCaprio, Calvin Candie’nin evindeki yemek sahnesinde kafatası vaazından sonra elini masaya vurduğunda gerçekten bir cam parçası elini kesmiş, buna rağmen sahneyi durdurmadan o acıyla oynamaya devam etmiş. Bu bile onun muhteşem aktörlüğünün takdiri için yeterli. Samuel L. Jackson ise bildiğimiz gibi. Kendi deyimiyle tarihin en aşağılık siyah karakterine hayat veriyor ve bunu öyle güzel yapıyor ki, izleyici karakterle tanışmasının henüz ilk dakikalarında o karakterden nefret etmeyi başarıyor. Ve ilk kez karakteri filmde ölüyor diye seviniyorsunuz, aktörün Jackson olduğunu bilmenize rağmen. Saydığım üç muazzam aktöre rağmen filmin yıldızı Christoph Waltz. Avusturyalı-Alman aktör görüp görebileceğiniz en sevimli kelle avcısını yaratıyor, film boyunca öldüğüne üzüldüğünüz tek beyaz adam da kendisi oluyor. Kendisi için “siyah ruhlu beyaz tenli Alman dişçi” dememiz yerinde olacaktır.

Django 4

Django Unchained daha önce hiçbir Tarantino filmi izlememiş olanları yönetmenin geçmişini araştırmaya sürükleyecek tipte bir eser. Kesinlikle dolu kafayla, yarım gözle veya düşük konsantrasyonla izlenebilecek dümdüz ilerleyen bir film değil. Ne sıradan bir aşk filminin dolambaçsız senaryo özelliklerine sahip, ne de son saniye kahramanlıklarıyla izleyiciyi heyecanlandırma yoluna giden aksiyon/gerilim filmlerine benziyor. Django Unchained’i tecrübe ederken dikkatinizi toplamanız, olaylardan anlam çıkarmaya çalışmanız ve beklenmedik durumlara hazırlıklı olmanız gerekiyor. Tarantino’nun imzası haline gelen litrelerce kanlı, kimi zaman vahşete fazla yer veren, gözü rahatsız edecek derecede realist sahneleri göz önünde bulundurmanız gerektiğini saymıyorum bile. Eğer siyahlara karşı önyargılara sahipseniz, damarlarınızda ufak dozda da olsa ırkçılık dolanıyorsa, gerçeklerden çekiniyorsanız veya uzun filmleri kaldıramıyorsanız, bu filmden uzak durmanızı öneririm. Aksi halde kendisi sizden uzak duracaktır, buna emin olabilirsiniz. Auf Wiedersehen.

Django Poster