Archive for January, 2014


LeBron Trophy

Bir adamdan bahsedeceğim. Çoğunuz için sıradan olmasa da hayatınızda özel bir yer vermeyi tercih etmediğiniz, büyük olasılıkla mesleğini yaparken hayranlık ve keyifle izlediğiniz, belki özendiğiniz, bazılarınızın ise başarılarını kıskanmakta olduğunuz veya yaptıklarına sırt çevirdiğiniz bir adam. O adam LeBron James ve benim için o, bir adamdan çok daha fazlası.

Kimileri basketbol oynamak için doğar. Fizikleriyle, yetenekleriyle, duruşlarıyla ve tarzlarıyla bu kişilerin o sporu yapmak için yaratıldıklarını düşünmek size tatlı gelir. LeBron James için durum böyle değil, onun basketbol oynamak için doğduğuna inanmıyorum. Bana göre basketbol, o oynasın diye üretilmiş bir spor dalı. Basketbol sporu; tarih boyunca bu Akron, Ohio doğumlu adamdan etkilendiği kadar kimseden etkilenmemiştir. Lise yıllarını bir süperstar adayı olarak geçiren LBJ o kadar atletik, yetenekli ve hırslıydı ki; 19 yaşına gelip üniversitede 1 sene bile okumadan -son yıllarda bu örnekler artsa da NBA oyuncuları için oldukça nadirdir- NBA Draft’ine adımını attığında kimse şaşkınlığa uğramadı. Seçim öncesi ilk sırayı alacağı konusunda en ufak şüphe olmayan James’i kader yine bir Ohio kenti olan Cleveland’a, 1970 senesinde kurulan Cavaliers’a sürükledi. Halihazırda ilgi uyandırmaya bolca malzemesi olan hikaye, işte burada daha ilginçleşmeye başladı.

LeBron James lige giriş yaptığı andan itibaren “Yeni Jordan” hitapları ve amansız Michael Jordan karşılaştırmaları ile karşı karşıya geldi. İlk senesiyle birlikte beklentilerin de üzerinde performanslar sergileyen yeni kral adayı, üzerindeki baskının da ister istemez artmasına sebep vermiş bulundu. 33 senelik tarihinde 1976 ve 1992 sezonlarındaki iki konferans finali dışında dişe dokunur hiçbir başarısı bulunmayan Cavaliers, birkaç sene içerisinde ligin elit takımlarından biri haline gelirken bunu bir yeniyetme, hem de tek başına yapıyordu. İlk senesinde elindeki kadrosu, kapasitesi belli Zydrunas Ilgauskas ve henüz gelişimine başlamamış Carlos Boozer dışında tam bir facia olan LeBron, önündeki senelerde bu kadroya bile duacı olacağını tahmin edememiştir muhtemelen. Bununla beraber hem basketbola bir anda ilgi duymaya başlayan Cleveland halkının, hem de kendisine sempati besleyen birçok farklı takım taraftarının desteğini de arkasına alarak takımının sırasıyla 35, 42, 50 ve 50 galibiyetli sezonlar yaşamasını sağlıyordu James. Tüm bu sayıları bir kenara bırakıp şuna bakalım: 23 yaşına gelen bu çocuk, birkaç sene öncesine kadar adı duyulmamış bu takımı yalnızca 4. sezonunda NBA Finalleri’ne taşıyordu. Herkesin derin bir nefes alıp durması gereken ilk nokta tam da burasıdır.

Evet, NBA Finalleri’ne yaptığı ilk yolculuk -beklendiği üzere- hüsranla sonuçlandı ve San Antonio Spurs, seriyi 4-0 gibi çarpıcı bir sonuçla bitirerek son 9 senedeki 4. zaferine ulaştı. Bu görüntüde ezici mağlubiyete rağmen LeBron’a olan destek ve inanç azalmadı, aksine artarak büyümeye devam etti. Onun ne kadar farklı olduğunu gösteren önemli kanıtlardan birisi de buydu. 2007 finallerinden sonra ben de kendisini farklı bir gözle izlemeye başladım. Her maçı sonrası hiçbir duygusal bağ hissetmediğim Cavaliers’ın maç istatistiklerini açar, LBJ’in satırına göz atardım. Gecenin hareketlerinin herhangi bir basamağında onu göremeyince moralim bozulurdu. İçten içe hissediyordum, o farklı bir adamdı. Daha önce izlediğim hiçbir oyuncuya benzemiyordu. Çocukluğumdan beri Tim Duncan hayranlığıyla büyümüş olan ben, James’in Duncan üzerinden yaptığı smacı tekrar tekrar seyretmekten keyif alıyordum.

Konuyu kendimden bir nebze uzaklaştırıyorum ve ana çizgide devam ediyorum. 2007 sonrası 45, 66 ve 61 galibiyete sahip sezonlar hediye etti Kral halkına. Ve tüm takımı tek başına ayakta tutmayı sürdürdü. Sezonlar boyunca takımının sayı, ribaunt ve asist  gibi üç temel alan dahil olmak üzere neredeyse tüm kategorilerde lideri oldu. Ancak arzuladığı, küçüklüğünden beri hayalini kurduğu şampiyonluğa bir türlü ulaşamadı, çünkü hiçbir oyuncu tek başına bir takımı şampiyon yapamaz, buna Jordan da dahil. Herkesin düşündüğü şey aynıydı; Cleveland Cavaliers yönetimi nasıl olsa onun yanına gerekli eklemeyi yapacaktı ve Kral hak ettiği tacı bir gün takacaktı. Oysa 7 senelik müthiş uzun bu süreçte genel yönetim tarafından James’in yanına getirilen en önemli oyuncular (ki bunlar da aynı anda takımda bulunmadı); önceki kariyerinde küçük bir yıldız gibi görünürken bir anda kendini All-Star maçında bulan Mo Williams, kariyerinin hiçbir bölümünde herhangi bir hücumsal yetenek sergileyememiş olan Ben Wallace, Wizards’ın hayattan kopuk dönemini birebir tecrübe etmiş ve basketbolu unutmaya yüz tutmuş Antawn Jamison ve yaşının da etkisiyle basketbol kalitesi aktörlüğü seviyesine gerilemiş olan Shaquille O’Neal olabildi. Görünen bu manzara, ne James, ne de Cavs için parlak bir geleceğe dönüşeceğe benzemiyordu. Sonra bazı şeyler oldu…

2010 senesinde kontratı sona eren LeBron, kararını vermeden önce çok sayıda takımla görüştü. Bunların arasında eski takımı Cleveland Cavaliers, hayaller şehrinin rüya takımı New York Knicks, Jordan’ın veliahdını arayan Chicago Bulls, yeniden yapılanma sürecine girmeye hazırlanan New Jersey Nets, Lakers’a bir şekilde rakip olmaya çalışan Los Angeles Clippers ve LeBron’ınkine benzer bir hikayeyle şehrini taşımaya çalışan Dwyane Wade’in takımı Miami Heat vardı. 7 yıl boyunca dost ve hayrandan başka bir şey kazanmayan o, Miami Heat’i tercih ederken iki farklı şekilde düşman edindi: Şehirlerinin ihanete kurban gittiğine inanan Cleveland’lılar ve seçimini 75 dakika süren bir TV şovu şeklinde açıklamasından -bu programla hayır işleri için milyonlarca dolar toplanmış olmasına rağmen- rahatsızlık duyan diğerleri. Herkesin sevdiği o yetenekli adam, bir anda ligin 29 takımının nefret duyduğu bir hedef haline geliverdi. Üstelik James, Heat’i tercih etmesi durumunda Cleveland’da alabileceğinden çok daha az bir para alacak ve sahneyi Chris Bosh ve Dwyane Wade ile paylaşmak zorunda kalacaktı. Onun tek istediğinin başarı olması kimsenin umrunda değil gibiydi, herkes onun yapacaklarına yön verme niyetindeydi adeta. Üzerinde zaten yüklü miktarda birikmiş olan baskı, büyük nefret ve kötü dileklerin birleşimiyle tarihte görülmemiş bir boyuta ulaştı ve bunun gerçekleşmesi yalnızca birkaç saat sürdü. Yakılan formalar, indirilen posterler ve gönderilen tehditler de cabası…

 

Yedi sezonluk Cleveland kariyerini olağanüstü bir galibiyet yüzdesi, grup liderlikleri ve bir Doğu şampiyonluğu ile noktalayan James’in hak ettiği sadakati görememesi benim onun hayatına yönelmemde önemli bir etken olmuştur. Aslında onu böylesine tutmamın sebebi yeteneği veya göze hoş gelen hareketleri değil, uğramış olduğu haksızlık yaklaşımlardır. Miami’deki ilk senesinde gittiği her salonda ıslıklanan, küfürlerle karşılanan, hatta Miami taraftarı tarafından bilinçli bir şekilde D.Wade kadar alkışlanmayan Kral’ın tüm bu zorlukların altından nasıl kalkacağını çok merak ediyordum. İlk maçını belalı takımı olan Boston Celtics’e kaybeden LeBron için sezonun ilk yarısı da hayli zor oldu. Wade-James-Bosh üçlüsünün oluşturulmasına karşı beklenen başarının gecikmesi, Miami halkını kısa sürede endişeye sevk etti. Playoff’lara girildiğinde Miami’nin şampiyonluk adayları arasında gösterilmeyişi, LeBron’a duyulan güvenin ne kadar azaldığını işaret ediyordu. Oysa o yine seneyi harika geçirmiş, diz titretecek bir Cleveland deplasmanından alnının akıyla çıkmış, tepetaklak giden takımı Chicago’nun ardından konferans ikincisi yapmıştı. İnsanların görmek istediklerini gördükleri çok doğru.

Miami finale öyle bir geldi ki, bir anda tüm LeBron nefreti ikinci plana atıldı. Boston ve Chicago karşısında alınan 4-1’lik etkileyici zaferler şoka uğrayan insanların “biz biliyorduk zaten canım” gibi riyakar ifadeler takınmasına yol açtı. 2011 NBA Finalleri ise insanların kin kusmaya ne kadar hazır olduklarını gözler önüne serdi. Miami seriyi 2-1 öne geçmesine rağmen 4-2 kaybetti ve gündem konusu yine LeBron’ın nasıl büyük bir kaybeden olduğuna dönerken bu kez ortaya LeBron’ın maç sonlarını nasıl oynayamadığı, son periyotlarda nasıl küçüldüğü, baskıların altında nasıl ezildiği gibi tezler çıkıverdi. Cleveland’da Orlando’ya son salise üçlüğünü atan ben miydim yoksa? Detroit deplasmanında takımının son 30 sayısının 29’unu atarak galibiyeti getiren de bendim sanırım. Maç sonlarını beceremeyen de LeBron mıydı? Yoksa en küçük sportif başarısızlığına sıkı sıkıya tutunarak onun insancıl tarafını görmeyi reddeden, duygusal ve çocuksu karakterini es geçenler sizler miydiniz?

Yeni basketbol senesi lokavt dışında bir şeye daha sahne olacaktı. Hikayenin lokavttan tek farkı lokavt gibi herkesin beklediği ve aylar öncesinden kestirilebilen bir durum olmamasıydı. 2011-2012 sezonu, basketbolseverlerin bir efsanenin küllerinden doğuşuna şahitlik etmesini sağladı. LeBron James yeni sezona medyanın insafsız yaklaşımları, rakiplerin alaycı tavırları, taraftarların sırt dönüşü ve başarısızlığına dua eden milyonlarcasıyla sıfırdan değil, eksiden başlamak zorunda kaldı. Nasıl bir lider olduğu, hatta nasıl bir oyuncu olduğu ciddi şekilde sorgulanıyordu. Nasıl bir “adam” olduğundan da haberleri yoktu anlaşılan.

Konferans ikinciliğiyle girilen playoff’lar yine benzer bir senaryoyla başladı. Knicks zaferi sonrası konferans yarı finaline sahne olan Indiana serisi ise insanların çok fazla şeyi görmesine olanak sağladı. Tek başına bir hiç olduğu, Wade’in gölgesi arkasına saklandığı iddia edilmeye başlanan James, takımının 2-1 geriye düştüğü, 4. maçın büyük kısmını da çift haneli yenik durumda götürdüğü ve Wade’in tamamen hayattan koptuğu bir seriyi olağanüstü liderliği, her düşüşte daha güçlenen psikolojik yapısı ve sıra dışı yetenekleriyle 4-2’ye getirmeyi başardı. Bosh’ın sakatlığından dolayı toplam yarım maç oynayabildiği seriyi takıma kazandırırken bir de Wade’i hayata döndürdü. 3. maçın bir molasında disiplinden iyice uzaklaşıp koç Erik Spoelstra’ya bağırmaya başlayan Wade, 6. maçta 41 sayı atarak galibiyetin mimarı oluyordu. Mümkünse bu maçların kısa da olsa videolarını izleyin, olayların ne kadar sıradanlıktan uzak olduğunu kavramanıza yardımcı olacaktır.

Her şey düzelmeye başladı derken kendi sahasında aldığı mağlubiyetle 3-2 geride gitti Boston deplasmanına Miami. “Büyük maçlarda küçülen” James bu maçta da küçüldü, 45 sayı, 15 ribaunt, 5 asistlik bir küçülme. Net bir ünlem işaretiydi bu, basketbol izleyen herkese verilmiş açık bir mesajdı. Miami 4-3 aldı seriyi. Final serisi yaklaşırken bu kez önceki final serilerinde ne kadar beceriksizce performans verdiği konuşulmaya başlandı LeBron’ın, çünkü ellerinde bir tek o kalmıştı. Oklahoma City Thunder seriyi aldığı takdirde bu tez yaşamaya devam edecek ve anti-LeBron’lar başlarını dik tutabilecekti.

İlk maç istedikleri gibi gitti, ama bir endişeleri vardı: LeBron bir final serisi maçında takımını sürüklüyordu, daha önce bunu görmemişlerdi veya görmemeyi tercih etmişlerdi. Psijolojik zayıflığından dem vurulan James, maçtan maça kafasal dayanıklılığıyla büyülüyordu izleyenleri. Sonraki maçlarda darbeler üst üste geldi ve tabular birer birer yıkıldı. İlk olarak bir sene önceki Dallas serisinde 30 sayı barajını geçemeyen LeBron 30 sayıyı aştı, ardından son periyotlara ağırlığını koyarak maç kazandırmaya başladı, son olarak da takımını şampiyonluğa taşıdı. Seriyi 4-1’e getiren maçta da triple-double yaptı o büyük maçların altından kalkamayan James. Maç sonunda Kevin Durant’e dostça sarılışı, onun insancıl yönüne gözlerini kapatanlar için manidardı.

Bu tarihten sonra her şey çok hızlı gelişmeye başladı. LeBron’ın sempatik algılanmasına yeniden start verilişi, beş senede dördüncü kez MVP oluşu, Miami’nin 27 maçlık galibiyet serisi, ikinci şampiyonluğu, iki sene önce kendisine küfreden Cleveland taraftarının “Lütfen geri dön” pankartlarıyla onu karşılayışı ve en önemlisi yıllardır hak ettiği ancak elde edemediği saygıyı kazanışı. Bakın burada uzun uzun sportif başarılardan bahsettim, lakin önemli olan bunların sembolize ettiği şeylerdir. Bir adamın milyonlarca kişi tarafından başarısız olmasının arzulandığını bile bile dipten zirveye yükselişi, yalnızca bir sene önce ağır bir darbeyle nakavt olmuş bir kişinin ayağa kalkarak herkese meydan okuması, aynı sahneyi defalarca kez yaşayan bir sporcunun her seferinde senaryoyu yeniden yazabilecek gücü içinde bulması; işte bunlar benim bu adamın önünde saygıyla eğilmemi sağlayan şeyler. Ne olurdu OKC serisinde de mağlup olsa, 2. maçta o bank-shot’ı kaçırsa, 4. maçta sakat sakat oyuna dönüp üçlüğü sokamasa, hatta hiç bunlar yaşanmadan Indiana serisinin 4. maçında o karakteri göstererek geri dönemese? Benim için yine bir kahraman olacaktı, ha böyle oldu, siz de onun kahramanlığını izlemiş oldunuz. Fena olmadı.

Eminim pek çoğunuz onun yalnızca sportif kariyerini takip ediyor ve iki göz ile vicdana sahipseniz saygı ve hayranlık karışımı hisler besliyorsunuz. Ben birkaç yıldır bundan fazlasını yaparak onun hayatının her bölümünü dikkatle incelemeye çalışıyorum. Böyle yapıyorum ki bir kısmınızın önüme koymaya çalıştığı kibirli, saygısız, burnu havada LeBron portresini ortadan ikiye yarabileyim ve onun nasıl müthiş bir dost, sadık bir eş, ideal bir aile babası, korkusuz bir lider, ilham verici bir takım arkadaşı ve eşi bulunmaz bir yüksek karakter olduğunu sizlere gösterebileyim. Bir sporcudan, bir adamdan çok daha fazlasıdır benim için LeBron James. Bir kahramandır, bir idoldür. Olmak istediğim kişiyi, ulaşmak istediğim noktayı betimler. Çevresindekileri saha içi ve dışında daha iyi hale getiren, rakiplerine saygıyı esirgemeyen, etrafındakilere her zaman pozitif enerji aktaran birisi olmak, LBJ gibi olabilmek en büyük hayalim. Yere düşmüş hissettiğimde hep aklıma Indiana serisinin 4. maçını getiririm ve derim ki: “O ne yapmıştı?”

Advertisements