Archive for February, 2014


Can @ Miami Heat

Washington’da katılacağım iki haftalık sertifika programı içerisinde iki günlük serbest bir hafta sonuna sahip olacağımı öğrenince yaptığım ilk iş Miami Heat’in fikstürüne göz atmak oldu. Program 19 Ocak – 2 Şubat tarihlerini kapsıyordu. 26 Ocak Pazar günü iç sahada San Antonio Spurs ile karşılaşacağımızı gördüğümde vücudumu kaplayan heyecanı sizlere sayfalarca anlatabilirim. Heat’i kendi sahasında, üstelik 2013 Finali’nin rövanşında izleme şansı karşımda duruyordu. Aynı gün maç biletim alındı, ertesi gün uçak saatleri kontrol edilerek rezervasyonlar yapıldı. Bu gerçek olabilir miydi, senelerdir kurduğum hayal bu kadar yakınımda mıydı? Belki de Amerika gerçekten hayallerin gerçekleştiği ülkeydi.

Maç gününe kadar nasıl sabrettim, günleri nasıl geçirdim hayal meyal anımsayabiliyorum. Elbette günlerimin daha keyifli geçmesine sebep olan olay ve kişiler de oldu. Sözü uzatmadan maç gününe uzanmak istiyorum. Sabah uçağım 7’deydi, bunun için en geç 4 gibi uyanıp 5’te otelden shuttle’a binmek gerekiyordu. Ama uyku kimin umurundaydı ki? Zaten o gece içimdeki mutluluk ve heyecandan gözlerimi doğru dürüst kapatamadım bile. Götürülecekler, giyilecekler günler öncesinden hazırlanmıştı. Alarmım çaldığında hayatım boyunca o günü beklemişim gibi yataktan fırlayarak yola koyuldum. Maceram başlamak üzereydi.

Eğer zekanız ortalamanın çok altında değilse, konuşma veya işaretleşme yetiniz de varsa, Amerika sınırları içindeyken yaptığınız planların yolunda gitmemesi oldukça zor. Yönlendirmeler kusursuza yakın ve ihtiyaç duyduğunuz anlarda yardımını istediğiniz herkes size muhteşem bir sıcakkanlılık ile yaklaşıyor. Yıllar önce kurulmuş tıkır tıkır işleyen düzenli sistem de apayrı bir konu. Teknolojik gelişmelerin etkilerini bir kenara koyduğumuz zaman; 10 sene önce belli bir şekilde yapılan bir işin, 10 sene sonrasında da aynı şekilde yapılıyor olduğunu söyleyebiliriz. Tüm bu nedenler, aklımda onlarca soru işaretiyle yaptığım tek günlük Washington – Miami seyahatinin olağanüstü bir rahatlıkla geçmesine katkıda bulundu. Ne havaalanına giderken sorun yaşadım, ne güvenlik kontrolünde Amerikan vatandaşı olmadığım için ayrı bir muameleyle karşılaştım, ne de saat konusunda bir telaşa kapıldım. Her şey beklediğimden çok daha kolay bir biçimde gerçekleşti. Saat 7 olduğunda American Airlines’ın uçağı içinde benimle birlikte kalkıyordu ve ben de suratımda bir gülümsemeyle uykuya dalıyordum.

Miami

Washington’ın -13 dereceyi bulan delici soğuğundan sıyrılırken Miami beni güneşli bir hava, 20 dereceyi aşan bir sıcaklık ve dört bir yanımdan yükselen İspanyolca konuşmalarla karşıladı. Hava durumu her gün tekrar tekrar kontrol edilmişti elbette, hazırlıklarım tamdı. Çantamın içine sığacak büyüklükteki mont ve kazağımı üstümden atarak “Ring Ring” temalı LeBron tişörtüme büründüm hemen. Formanın da zamanı gelecekti. Son derece yardımsever siyahi bir kadın polisin güzel sohbeti ve yönlendirmesiyle sevgili taksicim Juan’ın aracına binerek yola koyuldum. “Nerelisin bilader?” diye sormadı, trafikle ilgili dert de yanmadı, bunların yerine Miami’deki programımı öğrenerek bana maç öncesi ve sonrası yapabileceklerim hakkında gerçekten işime yarayacak bilgiler aktardı. Kısacası kendi derdi yerine benim derdime çözüm aradı ve ben ülkemin taksicilerini hiç anımsamadım nedense. Kolombiyalı Juan beni American Airlines Arena yakınlarında kahvaltı edebileceğim bir Kolombiya restoranına bırakırken dönüş yolculuğum için numarasını vermeyi de ihmal etmedi. Yolculuğumuz sırasında salonun -salon demek hakaret gibi olur aslında- önünden de geçtik, hali hazırda yüksek olan kalp atışı sayımın daha da artmasına neden oldu bu.

İspanyolca bilmememin şok etkisi yarattığı minik restoranda güzelce doyduktan sonra Juan’ın önerdiği yere doğru ağır adımlarla yürümeye başladım. Yürürken bir yandan da şehri tartıyordum. Şehrin kendimce ilk analizi şöyleydi: Okyanus neredeyse bulunduğunuz her konumdan görülebiliyor, palmiyeler her tarafa serpiştirilmiş, insanlar şort ile terlikleriyle geziyorlar ve etrafta bizim senenin maksimum 3 ayında, bir tatil beldesine gidebildiğimiz takdirde duyabileceğimiz keskin bir yaz kokusu var. Miami aslında çok fazla yanıyla İzmir’i andırıyor, ama her alanda Türkiye’nin en hayran olduğum şehri olan İzmir’in birkaç seviye üzerinde izlenimi veriyor (Acaba burada yaşamak nasıl bir şeydir?). Yürüdükçe beni daha da fazla ilgilendiren bir detayı fark etmeye başlıyorum: İnsanların neredeyse yarısında Miami Heat forması, şapkası, tişörtü ya da herhangi başka bir ürünü mevcut. 2007-08 sezonunda seneyi 15 galibiyetle kapatan takımın şehri, yalnızca birkaç sene sonra takımını kusursuzca sahiplenmiş görünüyor. Bir detay daha: Dünyanın her tarafından insan belli ki maçı izlemek için buraya gelmiş. Yalnızca yarım saat içinde 10 farklı dil duymuşumdur Heat formalı insanlardan. Bu, takımın bir dünya markası haline geldiğinin önemli bir kanıtı aynı zamanda.

Bayside

American Airlines Arena’nın 100 metre ilerisinde bulunan Bayside Mall şahane bir yer. Deniz kıyısında, üstü açık, şık ve neşe dolu bir buluşma noktası. Burada dolanırken aklıma Beşiktaş (futbol ve basketbol) maçları öncesi gittiğim saçma sapan mekanlar, insanlarla buluşup stadyuma yürüdüğüm tekinsiz yollar ve yol boyunca trafikte katlettiğim dakikaların geldiğini hatırlıyorum. Uçaktan inişimle maçın başlaması arasındaki süreç olan 3 saat, evimden İnönü veya Abdi İpekçi’ye gitmek için pek çok defa yeterli olamamıştı. Detaylı bir kıyasa girişerek açık seçik şekilde belli olanı daha fazla gözünüze sokmaya gerek olmadığını düşünüyorum. Bayside’dayken şunu düşünmüştüm: Buralı olsaydım, maçlardan önce arkadaşlarla burada buluşup birlikte maça gidiyor, sonrasında programımıza sahilde devam ediyor olsaydık ve Beşiktaş dahil diğer kulüplerden hiçbir haberim olmasaydı, daha mı mutlu olurdum? İnsanlar buraya maç öncesi zaman öldürmeye gelmiyorlar, alışveriş yaparken veya yemek yerken –bir adet Hooters’ın varlığını fark etmedim değil- geçirdikleri vakit onların maç programlarının bir parçası oluyor. Bizim maç sonrası ayarlayacağımız küçük bir yemek programı bile lükse kaçıyor.

Gelelim maça. Maç saati 13 idi, kapıların maçtan bir saat önce açılacağını bilen ben ise 12’ye doğru 6 numaralı kırmızı formamı giyerek küçük bir grupla birlikte arenaya yöneldim. Duyduğum konuşmalar bana çok sayıda insanın ilk maçına geldiğini anlatıyordu, bu da kendimi yalnız hissetmememi sağladı. Günün pazar, havanın açık, saatin erken olması sadece başlığı ile bile son derece cezbedici olan maçın olduğundan da çekici hale gelmesinde rol oynamış gibiydi. İstediğim kapıdan giriş yapabileceğimi öğrendikten sonra gözüme kestirdiğim bir sıraya girerek on dakika kadar kapıların açılışını bekledim. Tahmin edebileceğiniz gibi girişte ne birbirini iten insanlar, ne biletsiz girmeye çalışanlar, ne de görevlilerle kavga edenler vardı. Üstelik bazılarınız bildiği üzere burada maçlarda “rakip takım tribünü” diye bir şey yok. İsteyen biletini istediği yerden alır ve tuttuğu takımın formasını giyerek maçını seyretmeye gelir. Spurs taraftarlarıyla birlikte sakin sakin ilerledik, çantalarımızı açarak tehlikesiz olduğumuzu kanıtladık ve mucizelerin gerçekleştiği o salona ilk adımımızı attık. Öylesine heyecan doluydum ki aklıma salonun iç kısmını Akatlar, Sinan Erdem veya Abdi İpekçi ile karşılaştırmak bile gelmedi. Gelseydi büyük ihtimalle kendime bir daha Türkiye’de basketbol maçına gitmemeye dair söz verirdim. İnsanların aileleriyle sosyal bir aktivite olarak geldikleri bu maçlara gitmiş bir kişinin, “Ben kadın polisle muhatap olmam” diyen insansılarla, basketbolcuların birkaç metre uzağında sigara içen doğum hatalarıyla dolu salonlara giderek kaliteli maç izlemeye çalışması mantıklı gelmiyor bana.

American Airlines Arena

Salona girdikten sonra ilk işim tabii ki store’a gitmek oldu. Mağazaya girmek için dahi sıraya girilmesi gerekiyordu ve bu beni rahatsız etmek yerine memnun etti (Beşiktaşlı olanlar Kartal Yuvası’na son gidişlerini hatırlasınlar). Yarım saat daha kalsam Washington’a dönüş parama kadar harcayabileceğim mağazadan birkaç parça lisanslı ürün alarak kulübüme destek oldum, ne de olsa Micky Arison bu seneyi Feda senesi ilan etmişti. LBJ’in, Wade’in, Bosh’ın maaşını nasıl öderiz sonra? Alışveriş sonrası yanlış hatırlamıyorsam üç kat yukarı çıkarak yerimi buldum. Amerikalılar yürüyen merdiven diye bir şey yapmışlar, çok güzel. Keşke Acun onun Türk versiyonunu da bizim salonlara uygulasa. Sonuç olarak maça 45 dakika kadar kala yerime oturdum, o an bazı şeylerin farkına vardım. Birkaç senedir bu sahada oynanan maçları izlerken ayrı bir heyecan duyan ben, şimdi American Airlines Arena’nın içinde, Miami Heat’in kalbindeydim. Sun Sports spikerleri Tony Fiorentino ve Eric Reid, ESPN sunucuları Mike Breen ve Jeff Van Gundy birkaç basamak –tamam tamam birkaç basamaktan daha fazla- aşağımda olmalılardı, oyuncular birazdan benden sadece metrelerce uzakta olan parkeye ayak basacaklardı, Pat Riley maç başlamadan gelip klasik koltuğuna oturacaktı. Yaşamakta olduklarımın gerçek olmaması için o kadar çok sebep vardı ki… Ama oradaydım işte, ilk kez uzaya gitmiş bir astronot gibi delicesine etrafıma bakınıyordum.

Sıradan bir aktivite olarak maça gelmiş olan Miami Heat taraftarı, ilk periyot sonlarına doğru yerlerine hareket ederken ben, 48 dakika artı molalar ve devre arası boyunca bulunduğum yerden ayrılamadım. Bu tecrübeyi, bu heyecanı bir saniye bile eksik yaşamak istemedim. Ne yemek geldi aklıma, ne başka bir şey. Seyirciyi izlerken Türk taraftarların sürekli olarak birbirlerine üstünlük sağlamaya çalıştıkları, insan öldürmeye kadar giden o tezahürat ve taşkınlık savaşlarının ne kadar manasız olduğunu gördüm bir kez daha. “İngilizler hep oturuyo’ ya, bütün maç aptal aptal alkışlıyolar” diyen aptal insanlara sözüm: Senin yaptığın bestelerin ne kadar orijinal olduğu, rakip taraftara ne yaratıcı şekillerde küfredebildiğin o oyuncuların hiç de umurunda değil. Sen gidip karşı tribünden bir taraftarı dövdüğünde, meşale yakıp sahaya attığında, babasıyla maça gelmiş –maçlar o kadar tehlikeli ki annesiyle gelemiyor- çocukları korkudan ağlattığında oyuncuların gurur duymuyorlar. Onların tek istediği bilet alman ve onları izlemeye gelmen. Rakibin ayağını kaydırmaya çalışman değil onları motive eden, kendilerini alkışlaman. Maç boyu hücumda “Let’s go Heat!”, savunmada “Defense!” diye bağırdık biz hep birlikte. Bu da fazlasıyla yeterliydi. Detay olarak belirtmeliyim: Kimse yerime oturmamıştı, kimse arkasındakileri düşünmeden maçı ayakta izlemeye kalkışmadı ve kimse sahaya atlama seçeneğini değerlendirmedi.

 

Maçın teknik analizine girmeye gerek görmüyorum. Hızlı ve efektif başlayan bir hücum, maç başından sonuna kadar devam edilen sert savunma ve üç çeyrekte sonuca ulaştırılan bir Heat performansı oldu. Ama ne fark eder ki? Son çeyrekte LeBron yerine Beasley’yi izlemişim, salon dördüncü çeyreğin başlarında boşalmaya başlamış, Wade bench’ten gelmiş. Ne fark eder? Kaliteli basketbol, üstün seyir zevki ve yaratıcı mola aktiviteleri ile eşsiz bir deneyim yaşadım. Bir maçın bitişine daha fazla üzülemezdim sanırım. Dakikalar önce yaşadıklarımın filmini aklımda tekrar tekrar oynatarak arenadan ayrıldım.

Amaçsızca gezerek saat 22’de kalkacak olan dönüş uçağımı beklemeye başladım. Hediyelik eşyalar alındı, şehir keşfedildi, Lincoln Road’a gidilerek Küba yemeklerinin tadına bakıldı. 100 dolar bozamadığı için 20 dolarlık yolu 8 dolarla kapatmak zorunda kalan taksici arkadaşın içimde yarattığı burukluk, Miami’nin doğal ve yapay güzellikleriyle dakikalar içerisinde kayboluverdi. Amacım kimseyi yaptıklarımla özendirmek değil, ama Miami’ye gelmiş bir insanın eğlence konseptini kötülüklerin anası olarak görmediği takdirde buradan zevk alacağı da kesin. Washington’ın kuru ve dondurucu soğuğuna dönmek üzere olduğumu anladığım an içimi bir hüzün kapladığını inkar edemem, İstanbul dönüşü kadar ağır bir hüzün olmasa da. Zannediyorum ki yaptığım bu program, hayatımda verdiğim en doğru kararlardan birisiydi. Hem mutlu, hem gururlu, hem de huzurluydum.

Heat Win!

Advertisements