Archive for June, 2014


Ne zamandır Ados dinliyorsunuz? 1 sene, 2 sene, 5 sene… Belki de ilk gününden beri yanında olanlardansınızdır. Onun o depresif, bir miktar kaygılı ve çoğunlukla mutluluğa hasret tarzını hepiniz iyi veya kötü biliyorsunuzdur. Son albümü Naperva size bilmediğiniz şeyler anlatmıyor, sizi daha önce görmemiş olduğunuz yüzleriyle karşı karşıya getirmiyor. Yenilik olarak tanımlayabileceğimiz tek bir özelliği var albümün ve mükemmeliyet derecesinde bir başarıyla sunuluyor dinleyenlere: Adem Oslu’nun aşina olduğunuz yaşamı, bambaşka bir dil ve anlatımla seslendiriliyor. Naperva “ne”den çok “nasıl”a odaklanmanız gereken sıra dışı bir sıradan hayat hikayesi.

Naperva Albüm Kapağı - Ön(2)

Ados hiçbir zaman neşeli yapısıyla ön plana çıkan, etrafa saçtığı gülümseleriyle tanıdığınız bir insan olmamıştır. Sürdürmekte olduğu hayatı da, tercih ettiği müzik tarzı da bu düşünceyi destekler. Bu açıdan Naperva eski albümleriyle karşılaştırıldığında bir farklılık göstermiyor. İlk şarkıdan itibaren sizi içine çeken kasvetli karamsar hava, albümün bitişine kadar peşinizi bırakmıyor. Adem hayatını anlatmayı, acılarını tanımadığı insanlarla paylaşmayı seven birisi. Müziğini içten kılan etmenlerden en önemlisi de şarkılarında yer vereceği anılara karar verirken seçici davranmaması. Onun hayatına damga vuran renk siyah. Naperva da kapağından müziğine, söz seçiminden vokal tekniğine her şeyiyle simsiyah bir tablo. Evet doğru, Ados’un kişisel hayatında ne denli mutsuz olduğundan veya sorunlarının ne derece devasa boyutlara ulaştığından kendisiyle bizzat tanışmadan emin olamayız. Bunun yaratacağı bir fark da yoktur: O, mutlulukları dahi karanlıkla harmanlayarak sunacaktır dinleyicilerine. Naperva’da olduğu gibi, ilk dakikadan son ana kadar aynı çizgide seyreden bir tema ve sayısız farklı duygu ile düşüncenin ortaya çıkardığı komplike ruh hali eşliğinde.

Naperva’yı sıradan bir albüm olmaktan çıkaran bir numaralı faktör canlı enstrümanların yoğunluğu. Ados’un standartın çok üzerinde bir söz yazarı olduğuna yıllardır şahit oluyoruz, fakat altyapıları bas gitar, piyano, klarnet gibi temel müzik öğelerinden oluşturulan şarkılar ile yepyeni bir boyuta geçmeyi başarmış. “Travma” ve “Bitmedi Kavgam” gibi girişi sakin yapılıp bir anda dört nala koşulmaya başlanan şarkıların ton geçişleri, “Anlat Ya Da Sus” örneğinde görebileceğimiz ruh hali ile müziğin paralel yürüyüşü, alternatif nakarat düzeni orijinalinden bile kaliteli olan “Gri”nin yaratıcı yapısı canlı enstrüman tercihleri sonucunda hayat bulan değerli yapı taşları. Ados’a bugüne kadar “sanatçı” sıfatı hala yakıştırılmamış ise, bugünden sonra kimsenin “sanatçı” demeden geçemeyecek olmasının sebebi yine Ados’un bu evrensel müzik bakış açısıdır. Piyasada istendiği takdirde kendisine altyapı hazırlamayacak bir tane beatmaker tanımıyorum. Bunu bilmesine rağmen canlı enstrümanlara yönelişi, müzik konusunda vizyonunun genişliğini açık seçik ortaya koyuyor. Geçmiş projelerini incelediğimizde konu bazında radikal değişikliklere gitmediğini gözlemlediğimiz Ados’un Naperva ile fark yaratmasını bu şekilde rahatça açıklayabiliyoruz.

ados-1_94147627_big

Ados’un her zaman en güçlü kollarından biri olan söz yazımında bu defa Everest’e çıktığını görebiliriz. Albümü “Sırrım”ı okuduktan hemen sonra dinlemenizi tavsiye ederim. Hem kitap boyu kullanılan metaforik dil muhafaza edilerek şiir ve yazıların adeta notalara dönüştüğü hissi verilmiş, hem de ilk parça olan “Travma” kitabın devamı niteliğinde bir ton ve teknikte hazırlanmış. Mutluluk dışında her türlü duygunun tadını alabileceğimiz şarkının karamsarlık-öfke-depresyon-sinir-isyan karışımı teması, kitabı okurken içimizden Ados’un sesiyle tekrar ettiğimiz dizelerin tam da hayalini kurduğumuz biçimde canlanmasını sağlıyor. “Bir kadın gitti, bir adam doğdu / Bu kadim karanlıklara evlatlık oldum” dizelerinde kederini, “Bir elim taş altında, diğeri kılıç tutar / Kendimi savunmaktayım dostlarım yok yanımda” dizelerinde çaresizliğini derinden hissettiğimiz Ados’un lirikal ustalık ile sözel duygusallığı aynı anda verebiliyor oluşu oldukça etkileyici. Çok söz yazmak ile kaliteli söz yazmak arasındaki farkı bu albümün satır aralarında bulabilirsiniz. Ados’un Atiberk’i yıllarca bizden saklamış olmasına duyduğumuz kızgınlığı lirikal zekasının büyüleyici dörtlüklere dönüşmesiyle unutabiliyoruz.

Naperva’da kendinize ait bir şeyler bulma ihtimaliniz hayli düşük. Bu Adem’in hikayesi ve onun hayalleriyle yoğrulabilir, onun sembolleriyle anlam kazanabilir, onun bilinçaltında kendini bulabilir ancak. Herkesin kendi yorumuyla ana fikirler çıkarabileceği didaktik bir eser değil bu asla. Sonuna kadar acımasız, sonuna kadar karanlık, sonuna kadar sanat için sanat. Naperva; yıllardır bayağı altyapılara söz yazanlara atılmış bir tokat, Hip Hop’ın sanat olmadığını savunanlara verilmiş güzel bir ders.

Advertisements

Sus Kadın!

Posted: 19/06/2014 in Deneme

1926 senesinde yürürlüğe giren -son şeklini 1 Ocak 2002 tarihinde almıştır- Türk Medeni Kanunu’ndan beri Türkiye’de kadın ve erkeğin eşit haklara sahip olduğu farz edilir. Yasalar önünde iki cinsiyeti eşit güçle donatması ve her modern toplumun olmazsa olmazı toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlaması gereken bu kanunlar dizisinin teoride önerdiği mükemmeliyetin en ufak kırıntısını pratikte gözlemleyemiyor olmamız kanayan bir yaradır. Ne hukukçuyum, ne sosyoloji eğitimi aldım, ne de böylesine kritik konularda genelleme yapabilecek kadar tecrübeye sahibim; doğduğumdan beri bu ülkede yaşıyor olmam aşağıdaki analizleri yapabilmem için fazlasıyla yeterli.

gender

“Nereden başlasam bilmiyorum” cümlesini hayatımda pek çok defa kullanmışımdır. Ancak sanırım ilk kez bir dizi kötü durum ve durumların meydana getirdiği örneği sıralamakta kullanıyorum bu kalıbı. Türkiye’de kadınların ikinci sınıf insan muamelesine maruz kaldığının farkında varabilmeniz için ilk önce o aptal erkeklik dürtülerinizi, inatlarınızı ve kibrinizi bir kenara bırakmanız gerekiyor. Durumların bu denli vahim hale gelmesinin en büyük gerekçelerinden birisi de olan şeylerin olmuyormuş gibi kabul edilip hayata devam edilmesidir. Kadınlara toplumda çizilmiş olan fakat ısrarla bir halisünasyonmuş gibi davranılan rol, ilk durağımız olabilir. Bir Türk kadını, doğduğu ilk andan itibaren toplum için Tanrıça özelliği olmayan bir Kibele gibidir. Hayatında yalnızca bir amaca hizmet edebilir: Çocuk doğurarak erkeğini mutlu etmek. Evliliğe kadar geçirdiği süreç -özellikle doğuda bu sürecin ne kadar kısa olduğu ayrı bir tartışma konusudur- boş bir zaman değerlendirmesi, evlilik sonrası ev dışı aktiviteleri ise tercih edilmeyen ekstralardır. Utanç verici erkek dominant kültürümüzde kadının görevi olabildiğince az konuşmak, az sorgulama yapmak ve kendisine yapılan haksızlıkları görmezden gelmektir. Tıpkı askerlik gibi, kadının gittikçe alçalan konumu da gizliden gizliye beyinlere yerleştirilmeye çalışılan bir uyuşturucudur. Ve ne yazık ki entellektüel açıdan erkeklere oranla çok daha gelişkin canlılar olan kadınlar, fiziksel dezavantajları nedeniyle toplum içerisinde sindirilmeyi günden güne kabul etmektedirler. Küçük yaşta zorla evlendirilen, eğitim hakları ellerinden alınan, soyadları ile birlikte özgür iradeleri de tarihe karıştırılan kadınlar, fiziksel şiddete maruz kalma korkusundan sessiz kalmaktadırlar.

20111125.162216_IZM356_1713368

World Economic Forum’un 2006 senesinde bu yana her sene yayımlamakta olduğu bir “gender gap” (cinsiyet ayrımcılığı) raporu var. Raporda ekonomik açıdan üst düzey/gelişmekte olan 136 ülkedeki cinsiyetler arası eşitlik inceleniyor ve pek çok farklı parametreye göre sıralamalar yapılıyor. Türkiye bugüne kadar yapılmış olan tüm raporlarda yer aldı ve 0 (en düşük) ile 1 (en yüksek) arası yapılan toplam puanlamada 2006’dan bu yana yalnızca 0.5850’den 0.6081’e yükselebildi. Diğer bir deyişle ülkenin 7 senedeki gelişimi %2.3. Sıralamaya baktığımızda ise durum içler acısı. Türkiye’nin cinsiyet eşitliğinde ülke insanının ismini duyduğunda bile rahatsız olduğu Ürdün, Etiyopya, Katar, Kuveyt, Bahreyn, Surinam, Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkelerin arkasında kaldığı görülüyor. Türkiye, raporda yer verilen 136 ülkenin yalnızca 16 tanesinden daha ileride eşitlik konusunda. Başka çarpıcı veriler de mevcut rapor içerisinde; işletmelerde liderlik konumuna yükselebilen kadın oranının %4, banka hesabı olan kadın oranının %33 (hesabı olan erkek oranı %82) olması gibi. Belki de erkek evlat doğurmadığı için onlarca annenin katledildiği, ekonomik durumu imkan vermesine rağmen “geleceklerinde hiçbir değişiklik olmayacağı için” kızlarını okula göndermeyen ailelerin var olduğu, en eğitimli kesimler tarafından bile trafikteki her hata anında “Kesin kadın şofördür” seksizminin kullanıldığı bir ülkenin bu istatistiklere sahip olmasına şaşırmamak gerekiyordur.

Standart bir birey ile sohbetinizde “Nerelisin?” sorusuna verdiğiniz ilk yanıt genellikle uygun görülmez. Nüfusun tamamına yakını böyle bir sorunun cevabı olarak babanın memleketini kabul eder, reddettiğinizde ise istemeden bir tartışma başlatmış olursunuz. Onlara göre nasıl annenizin soyadına sahip olma hakkınız yoksa, annenizin doğup büyüdüğü yeri sahiplenmeye de hakkınız yoktur. Çünkü anneniz bir kadındır. Çocuk doğumunda bir kadının nasıl bir rolü olmuş olabilir ki çocuğa kendisine ait özellikleri aktarabilsin? Kadınlarına istediklerini giyme özgürlüğü bile vermeyen, meslek sahibi kadınlarını evde çocuk bakmaya zorlayan cahil bir toplumda bu düşünceler son derece geçerlidir. Meslek sahibi olmaktan bahsetmişken, kadınların iş alanındaki ikinci plana atılışına değinmeden geçmek de olmaz. Baskın Türk erkeklerinin kadınlar için tasarladığı “doğ, oku (şanslıysan), evlen, çocuk yap, evinde otur” şeklinde gelişen muhteşem(!) hayat senaryosu nedeniyle, üniversitelerde yıllarını kendilerine toplumda saygın bir yer kazandıracak meslekler bulmaya adayan kadınlar bile tahsillerini bir kenara bırakıp her sağlıklı erkeğin yapabileceği ama aşağılık bir görevmişçesine burun kıvırdığı “çocuk bakıcılığı” rolüne soyunmaktadırlar. “Çocuğumuzu dadılar mı yetiştirecek?” sorusu ne kadar makul bir soruysa, “Hayır, o halde annesi bakacak” cevabı da o kadar aptalcadır. Askere gitme ihtimali olan erkeğin riskini alıp hamile kalma ihtimali olan kadının riskini almayan kuruluşlar, belirttiğim cevabın verilmesine zemin hazırlayan eşitsizlik merkezleridir. Bu zihin yapısına sahip bir insanın kendisine saygı duymamı sağlayacak tek cümlesi “Ben kadın-erkek eşitliğine inanmıyorum” olabilir, aksi takdirde konuşmalarının geri kalanı yalandan ibarettir.

kırmızılı-kadınlar-bursa

Türkiye’deki kadın-erkek eşitsizliğine yönelik bu kadar emin fikirler yürütebiliyor olmamın bir sebebi de yurt dışında yaptığım gözlemler. Amerika ve Avrupa’da kısa olmayan zamanlar geçirdim ve hiçbir yerde “That’s what happens when you let a woman drive a car” cümlesini işitmedim veya bir Beşiktaş basketbol maçında tiksinç bir holiganın kadın güvenlik görevlisine yönelttiği “Ben bir kadınla muhattap olmam” ifadesinin benzerine rastlamadım. Doğuştan gelen reddedilemeyecek fiziksel ve içgüdüsel farklılıkların dışında bir kadın ile bir erkeğin akla gelebilecek her konuda aynı seviyede olması gerektiğini düşünüyor bu insanlar. Davranış ve düşüncelerini de buna göre şekillendiriyorlar. Amerika’nın toplum refahı konusunda Türkiye’den çağlarca önde olmasının, Avrupa’ya ilk kez yolculuk eden bir Türk’ün kendi toplumunda görmediği ve bu nedenle eksikliğini fark etmediği eşitlik kavramının hayatına girişiyle sosyokültürel bir aydınlanma yaşamasının temel sebeplerinden birisi de bu uçurumsal ayrımlardır. Tüm bu verilerin ışığında gençlerin, özellikle genç kadınların neden ülkeden kaçarcasına uzaklaştıklarının cevabını bulmak düşündüğümüz kadar zor olmayabilir.

Dövülerek, dışlanarak, eve kapatılarak, “bayan” kelimesiyle ötekileştirilerek iyiden iyiye sindirilen Türk kadınları, geç olmadan haklarının farkına vararak baş kaldırmalılardır. Bana göre maruz kaldığı muameleye sesini çıkaramayan/çıkarmamayı tercih eden “O benim kocam. Sever de döver de.” mantığını benimsemiş bir kadın, o muameleyi yapan erkek kadar suçludur. Burada binlerce kadının bir araya gelerek Taksim’de sıradan vatandaşın asla değerini anlayamayacağı yürüyüşler düzenlemesinden bahsetmiyorum elbette. Yapmaları gereken; hayatlarının herhangi bir anında uğradıklarını düşündükleri bir haksızlığın görmezden gelmeden üzerine gitmek, ama tüm bunlardan önce karşılaştıkları davranış veya düşüncenin kendileri için bir haksızlık olduğunu fark edebilecek düşüncesi yapısını oturtmak. Kimsenin düşüncelerinizi kontrol etmesine izin vermeyin. Eğer  izin verirseniz düşüncelerinizi kontrol edenler davranışlarınızı da kolaylıkla kontrol edebilirler. Unutmayın; kadınlar erkek olmadan da yaşamlarını sürdürebilirler, ama erkekler hayatlarının devamı için kadınlara muhtaçtırlar. Gücünüzün farkına vardığınız an, yepyeni bir hayata ilk adımınızı atmış olacaksınız.

Atatürk ve Türk Kadınları


Ülkemizde son derece çalkantılı ve tartışmalı bir şekilde başlayan 2014 senesinin ilk 6 ayını geride bırakmış bulunuyoruz. Siyasi dengesizliğin Türkiye’de etkisini gözle görülür biçimde hissettirdiği Hip Hop sektörü, doyurucu öğelerini bizlere Amerika’dan sağlamaya devam ediyor. 2013 kadar görkemli bir hava ve yüksek bir tempoya sahip olacak gibi durmasa da 2014’ün şimdiden güzel hediyeleri oldu müzikseverlere. Bu incelemede kişisel zevk ve tercihlerim doğrultusunda dinlediğim 2014 çıkışlı albüm ve mixtape’lerin kısa incelemelerini bulabilirsiniz.

Atmosphere - Southsiders

Atmosphere – Southsiders

Alternatif tarzıyla kendi yolunu kendi açan gruplardan olan Atmosphere’ın son albümü de diğer albümleri gibi piyasaya bomba gibi düşmedi. The Family Sign’dan beri -yaklaşık 3 sene- bir stüdyo albümüyle karşımıza çıkmayan Minnesota’lı ekip yine sessiz ve derinden bir yayınlanma süreci ile sonuçlandırdı çalışmasını. Metacritic’in ancak “vasatın üzerinde” unvanına layık görebildiği 70 puanı ve HiphopDX’in kararsızlığın iyiye kaydığı bölümü olarak nitelendirdiği 3.5/5.0 değerindeki incelemesinin aksine, Southsiders grubun felsefesini oldukça başarılı yansıtan etkili bir proje. Albümün içerisinde hali hazırda göz önünde olan single çalışmaları “Camera Thief” ve “Bitter” dışında bitmeyen isimleriyle de ilgi çeken “Let Me Know That You Know What You Want Now” ve “The World Might Not Live Through the Night”ın başı çektiği bir cevher dizisi saklı. Bir tren vagonunda güney şeridi boyunca yolculuk ediyormuş hissini yakalamanız hedeflenerek tasarlanmış albümü grubun önceki işlerinden ayırmanız kolay olmayacak, ama bunun felaketin habercisi olduğunu kim iddia edebilir ki?

8.0/10

 

blu-good-to-be-home

Blu – Good to Be Home

Genç yaşta muhteşem işler yapmanın laneti en sonunda kalkmışa benziyor. 2007’de Exile ile yapmış oldukları ortak albüm Below the Heavens’ın damaklarda bıraktığı eşsiz tadı nedeniyle ürettiği her proje ilk stüdyo albümü ile karşılaştırılan Blu, son albümüyle karşılaştırmalara beklenen yanıtı geç de olsa verebilmiş. Tüm prodüksiyonu Bombay tarafından gerçekleştirilen 20 şarkılık Good to Be Home ile California’lı müzisyenin hem geçmişe, hem de geleceğe göz kırptığını söylemek mümkün. Los Angeles esintileriyle süslenmiş parçaların müzikal kalite dışında diğer bir işlevi de Blu’nun nereye ait olduğunu bas bas bağırmak. “The West”, “Boyz N the Hood” ve “Dre Day” gibi yerel kültür baskın eserler gerçekten de sanatçının evinde olduğu hissini bizlere ulaştırabiliyor. Bunun yanı sıra sample’lar ile zenginleştirilmiş Batı tarzı altyapılar, ilk bakışta uzun görünen albümün çok daha kolaylıkla dinlenebilmesine fırsat veriyor. Kaçırmamanız tavsiye edilir.

7.5/10

 

CunninLynguists Strange Journey Volume 3

CunninLynguists – Strange Journey Volume 3

Grubun ilk sıra dışı yolculuğuna çıkışından bu yana 5 sene geçmiş ve CunninLynguists her seferinde daha ileriye varmayı başarabiliyor. Serinin üçüncü halkası olan mixtape’in bizlere hem prodüksiyon, hem de lirikalite alanında sunduğu önemli değerler var. İlk çıkışından bu yana tuhaflık derecesinde orijinal sample’lar ile yol alan ekibin radikal bir müzikal felsefe değişikliğine gideceğini düşünmek hayalcilik olurdu. Sampling’i doruklarda yaşatan 15 şarkı ve iki geçişten oluşan eserin en az 9-10 parçası kendi başına single albüm olmayı hak edecek cinsten. Çoğu CunninLynguists albümünde olduğu gibi SJV3’de de birkaç iddialı hit yerine kalite projenin geneline bölüştürülerek renkli bir tablo yaratımı tercih edilmiş. Bu özellik; ağır prodüksiyonlarla üzerine düşülen Top 10 listelerini zorlayacak şarkılar yerine çalışmanın tamamına duyulan güveni temsil ediyor. Masta Ace,  Tonedeff, Aesop Rock, Blu ve Psalm One’ı kısa sürelerle dinlememize olanak veren mixtape, şimdiden senenin en iyilerinden olmaya aday.

8.5/10

 

Isaiah Rashad - Cilvia Demo

Isaiah Rashad – Cilvia Demo

2014 bizlere gelecekte adını sıkça duyacağımız bir yeteneği senenin ilk ayında hediye etti: Isaiah Rashad. Amerika’nın güneyinden beklenmedik bir anda yükselen bu gencin ilk EP’si kendisini önemli Hip Hop eleştirmenlerinin radarına almaya yetti. 2013’ün eylül ayında Top Dawg Entertainment bünyesine katılan Rashad’ın piyasada muazzam bir etkisi yaratması yalnızca birkaç ayını aldı. Cilvia Demo 23 yaşındaki bir rapçinin ilk ciddi albüm denemesiymiş izlenimini kesinlikle yaratmıyor. Isaiah Rashad şimdiden tarzını oturtmuş, fazlasıyla rahat ve ne istediğini bilen bir olgunlukla hazırlamış parçalarını. Sound’ında soul ve jazz notalarını ayırt etmekte zorlanmıyor, genç Rashad’ın klasik “Southern rap” melodileriyle zenginleştirdiği hayat öyküsünü ilgiyle dinliyorsunuz. 14 şarkılık EP’nin özellikle ikinci kısmı Isaiah Rashad’a ısınmak ve onu daha yakından tanımak için eşi bulunmaz bir fırsat.

8.0/10

macmiller_faces

Mac Miller – Faces

Açık söylemek gerekirse Mac Miller’ın özgün veya sıra dışıdan çok tuhaf olduğunu düşünüyorum. Aşırı değişken tavırları ve şarkılarındaki fazlaca umursamaz tavrı bu işe olan bağlılığını zaman zaman sorgulamama sebep oluyor. Ama bunların hiçbiri son mixtape’i Faces’ın kalitesini göz ardı etmem için yeterli değil. Deneme yanılma yöntemiyle sürekli bir şeyler üretip içlerinden birkaçının tutmasını bekleyen halleriyle kimi zaman Lil’ Wayne’e benzeyebilen müzisyenin son stüdyo albümünden sonra bu projesinde de tatmin edici bir başarıya ulaşmış olması, olgunluk eşiğini  -elbette müzikal açıdan- aştığını gösteriyor. Karakteri ise çocukluk emareleriyle dolu, ancak bu özelliği albümde ona artı olarak geri dönmüş. Uyuşturucu, kadınlar ve çılgın partilerini olabildiğince açık sözlülükle dile getirdiği dizeleri belki de kariyerinin en üst seviyesine çıkardığı rap teknikleriyle bir araya gelince keyifli bir bir buçuk saat ortaya çıkıyor. Mac Miller’ın bir sonraki adımı atmasına ön ayaklık yapacak iş Faces olabilir.

7.5/10

 

¡Mayday! & Murs – Mursday

¡Mayday! & Murs – ¡MursDay!

¡Mayday! günümüz Hip Hop piyasasının en iyi grubu, sadece insanlar bunun farkında değiller. 2012’de gerçek anlamda ilk patlamalarını Take Me to Your Leader ile yapan, 2013’te Believers’ı çıkararak başarılarının bir tesadüf olmadığı kanıtlayan Miami’li grup, 2014’ü de boş geçmedi. Saçlarına veda ederek hepimizi hayal kırıklığına uğratan Murs’le güçlerini birleştirmeye karar verdiler ve bunun meyvelerini albümün çıkışının ilk gününde iTunes listelerinin ilk sırasına oturarak topladılar.  Gitarcı, basçı, davulcu ve perküsyoncusuyla Hip Hop tarihinin efsane grubu The Roots’un izinde yürüyen ekibin son çalışması yine akıllara durgunluk verecek derecede. Öylesi dengeli ve renkli bir albüm ki; ilk single çalışması olarak yayımladıkları “Tabletops” 16 şarkının (Deluxe edition) en az iyi olanı olarak gösterilebilir. Dinlediğiniz anda hiç eskimeyeceğini anladığınız çok sayıda şarkı, çok sayıda farklı ruh hali ve altyapı tarzıyla birlikte verilmiş. California ve Florida’yı bir araya getiren bu sanat eserini anlatmak için küçük paragrafım yeterli olmayacaktır.

8.5/10

 

Slaughterhouse_House_Rules-front-large

Slaughterhouse – House Rules

Slaughterhouse’un pek az müzik grubunda gözlemleyebileceğiniz müthiş bir kimyası var. Bu nedenle yaptıkları her işe 1-0 önde başlıyorlar. Son mixtape projeleri House Rules, kesinlikle Welcome to: Our House ile karşılaştırılabilecek veya karşılaştırılması gereken bir çalışma değil. Tam bir ara geçiş aşaması niteliğinde, dikkatli dinlediğinizde “Trade It All” gibi standartın üzerinde parçalarını yakalayabileceğiniz beklentileri karşılayan bir albüm olmuş. Stüdyo albümü olmadığı ve Billboard listelerini zorlamak gibi bir hedefle yola çıkılmadığı için çok daha serbest ve bağımsız bir tablo çizilebilmiş. Dört müzisyen de güçlü oldukları tüm çıplaklığıyla sergileyecek tarzlara bürünmüşler. House Rules dinlemezseniz kaybedeceğiniz değil, dinlerseniz kazanacağınız bir mixtape olarak tanımlanabilir.

7.0/10

ScHoolboy Q – Oxymoron: https://cannobre.wordpress.com/2014/03/10/oxymoron-album-incelemesi/

Freddie Gibbs & Madlib – Piñata: https://cannobre.wordpress.com/2014/04/17/pinata-album-incelemesi/

Top 10

10) Slaughterhouse – Trade It All

9) Mac Miller – Funeral

8) ¡Mayday! & Murs – New Years Day

7) ScHoolboy Q – Man of the Year

6) Isaiah Rashad – Heavenly Father

5) Atmosphere – The World Might Not Live Through the Night

4) Freddie Gibbs & Madlib feat. Danny Brown – High

3) CunninLynguists – Dying Breed

2) ScHoolboy Q – Hell of a Night

1) ¡Mayday! & Murs – Give You My All