Archive for the ‘Basketball’ Category

Kahramanıma Mektup

Posted: 14/07/2014 in Basketball

Evin ne demek olduğunu bilirim. Kendini en mutlu hissettiğin, yakınlarının hep yanında olduğu, güven duygusunu doruklarda yaşadığın yerdir ev. Korktuğunda, yalnız kaldığında, özlediğinde sana kucak açacak bir sığınaktır evin. Bir insan için hiçbir yer evinden daha cazip bir seçenek değildir, bundan daha doğal bir şey düşünülemez. Nereye giderse gitsin, insanın bir parçası her zaman evinde kalır. Ve evinden uzak yaşamak durumunda kalan birçok insan hayatını bir gün evine dönebileceğine olan inancıyla, evine dönme hayaliyle geçirir.

Peki ya evinden kovulmak? Çocukluğundan beri birlikte olduğun, birlikte güldüğün, en mutlu günlerini bir arada geçirdiğin kişilerin, destekçilerinin, “ailem” dediklerinin daha başarılı bir hayat ve kariyere sahip olabilmek adına verdiğin ilk kararda sana sırtını dönmesi ve evinin kapısından çıktığın anda arkandan kapıyı kapatarak kilitlemesi? Bunun ne demek olduğunu da sen bilirsin. Yıllarını, inancını, azmini, ruhunu, kısacası her şeyini uğruna feda ettiğin kişilerin bir anda senden en çok nefret eden kişiler haline gelmesi nasıl bir duygu? 7 sene boyunca kol kola yürüdüğünü sandığın, dostluğundan bir an bile şüphe etmediğin takım sahibinin hakaretlerle dolu nefret mektubunu okumak, ilişkinizin o kişi için aslında yıllardır bir patron-çalışan ilişkisinden farklı bir şeyi temsil etmemiş olduğunu keşfetmek neler hissettirdi sana? Bu hayal kırıklığının, kendisini hiçbir şeymiş gibi hissettiren bu utancın üstesinden nasıl gelebilir bir insan?

Bir insana olası bir senaryo ve sonrasında doğabilecek sonuçlarla ilgili saatlerce açıklama yapıp bilgiler verebilirsin. Ama o kişi bunları kendisi yaşamadan asla nasıl bir deneyim olacağını bilemez, o kişi için senin açıklamaların sadece bir başkasının tecrübelerine dayanan ihtimallerdir. Ben yukarıda yazdıklarımın hiçbirini yaşamadım. Belki gerçekten insan durumun içinde bulunduğunda şu an benim düşündüklerimden çok daha farklı düşünüyordur, olabilir. O nedenle “ben olsaydım” ile başlayan cümleler kurmak yerine bazı gerçekleri seninle paylaşmak istiyorum.

Cleveland halkı ve Cavaliers taraftarının kendin için doğru olduğunu düşündüğün -ve 4 senede doğru olduğunu kanıtladığın- kararını verdikten sonra sergilediği tavrı senden iyi kimse hatırlayamaz. Maçlarında seni delicesine destekleyen, en kötü anlarında bile yanında olan o insanların sen ayrılmaya karar verdiğinde “Büyük maçlarda bizi nasıl yarı yolda bıraktığını hatırlıyoruz”, “Sen zaten hep böyle pes ederdin” duruşuna bürünmeleri benim de ağırıma gitmişti. İnsanlar sinirlendiklerinde daha az konuşmalılardır, çünkü sinirli insan sakinken söyleyemediği gerçek hislerini çok kolaylıkla söyleyebilir. Dan Gilbert’ın mektubu bu yüzden sana karşı gerçekten hissettiklerini yansıtıyor, Cavs taraftarının formalarını yakması ve o salona ilk döndüğünde sana hazırladıkları pankartlar da öyle. Sen de biliyorsun ki bunlar anlık tepkiler değildi, onlar senden gerçekten nefret etti. Dan Gilbert’ın mektubunun dört sene boyunca takımın resmi sitesinde kalmasını anlık bir tepki olarak açıklayabilir misin?

Karşılaştığın zorluklar bunlarla da sınırlı değildi. Neredeyse bütün dünya seni korkaklıkla ve hainlikle suçlamaya başlamıştı. Hangi salona gidersen git yuhalanıyordun. Cavs taraftarı olmayan ama seni idolü olarak benimseyen çocuklar, gençler ve yetişkinler artık senin maçlarını başarısızlığını görmek için izliyorlardı. Miami’den ayrılışına en çok bu yüzden şaşırdım ve hayal kırıklığına uğradım. Çünkü bütün dünya sana kinini kusarken arkanda duran tek bir organizasyon vardı: Miami Heat. Geldiğin ilk günden itibaren takım sahibi, başkan, koç, oyuncular ve en önemlisi taraftarlar sana sahip çıktılar. Herkesin senin bir “kaybeden” olduğunun kanıtlandığını düşündüğü 2011 Dallas serisinden sonra bile Miami Heat tüm gücüyle arkandaydı. Onlar, daha doğrusu biz sana her şeyimizle inandık, çünkü sen bize o inancı kendimizde bulacak gücü vermiştin. Karakterinle, yeteneğiyle, disiplininle bizim kahramanımız haline geldin. Aslında tüm bunları Cleveland’da da sergilemiştin, ama o zaman sana destek vermek çok daha kolaydı. Dünyanın sevgilisiydin. Heat taraftarı olarak biz sana kimsenin inanmadığı zamanlarda inandık. Karşılığını da 4 muhteşem sene ve 2 şampiyonlukla aldık. Belki buna katılmayacaksın ama daha fazlasını hak ettiğimize eminim.

Sen yerdeyken kalkmasını, en zor koşulların üstesinden gelmesini çok iyi biliyorsun. Herkes başarısız olmanı istediğinde bunu motivasyon kaynağın yapıp başarıya koşmayı uzmanlığın haline getirdin neredeyse. Peki tüm bu özelliklerin ortaya çıkmasında, bu saha içi ve dışındaki olgunluğuna erişmende, küllerinden yükselen bir anka gibi sembolik bir karaktere dönüşmende en büyük katkının Miami halkı ve Heat taraftarına ait olmadığını iddia edebilir misin? Sence bu seni koşulsuz şartsız destekleyen, yeniden doğuşunda önemli payı olan insanlar kendilerinden bahsedilmeyen duygusal bir eve dönüş mektubundan fazlasını hak etmediler mi? İşin aslı 4 senelik bir maceradan fazlasına sahip olabilmek adına tüm gerekeni yaptı bu insanlar. 4 sene boyunca insanlık dışı mektubunu takımının sitesinden kaldırmayan takım sahibinin -hem de kendi şehirlerinde- seninle 4 saatlik gizli bir görüşme yaparak kendisini affettirmesinden, üstüne bir de takımının yeni lideri olarak tekrar seni görme hakkını kazanmasından fazlasını elde etmelilerdi. Anlaşılan bazen tüm doğruları yapmak bile bir yanlışı engellemek için yeterli olamıyor.

Sevgili LeBron Raymone James, kahramanım, hayatımda inandığım bütün değerleri temsil ediyorsun. Azim, inanç, hırs, motivasyon, duygusallık, zeka, sorumluluk, direnç, istikrar… Ama şunu bilmeni isterim ki; cuma günü kalbimi kırdın. Her insan hayatı boyunca defalarca kalp kırılmasıyla karşı karşıya gelir. Kiminin acısı uzun sürer, kiminin kısa. Aşk acısı, aile kavgası, arkadaş tartışması; bunları yaşamayan insan yoktur. Bir insanın kalbini kendi kahramanının, kendi idolünün, örnek aldığı, olmak istediği kişinin kırması… Bu başka bir şey. 

Umarım hayat boyunca şans her zaman yanında olur.

Advertisements

Can @ Miami Heat

Washington’da katılacağım iki haftalık sertifika programı içerisinde iki günlük serbest bir hafta sonuna sahip olacağımı öğrenince yaptığım ilk iş Miami Heat’in fikstürüne göz atmak oldu. Program 19 Ocak – 2 Şubat tarihlerini kapsıyordu. 26 Ocak Pazar günü iç sahada San Antonio Spurs ile karşılaşacağımızı gördüğümde vücudumu kaplayan heyecanı sizlere sayfalarca anlatabilirim. Heat’i kendi sahasında, üstelik 2013 Finali’nin rövanşında izleme şansı karşımda duruyordu. Aynı gün maç biletim alındı, ertesi gün uçak saatleri kontrol edilerek rezervasyonlar yapıldı. Bu gerçek olabilir miydi, senelerdir kurduğum hayal bu kadar yakınımda mıydı? Belki de Amerika gerçekten hayallerin gerçekleştiği ülkeydi.

Maç gününe kadar nasıl sabrettim, günleri nasıl geçirdim hayal meyal anımsayabiliyorum. Elbette günlerimin daha keyifli geçmesine sebep olan olay ve kişiler de oldu. Sözü uzatmadan maç gününe uzanmak istiyorum. Sabah uçağım 7’deydi, bunun için en geç 4 gibi uyanıp 5’te otelden shuttle’a binmek gerekiyordu. Ama uyku kimin umurundaydı ki? Zaten o gece içimdeki mutluluk ve heyecandan gözlerimi doğru dürüst kapatamadım bile. Götürülecekler, giyilecekler günler öncesinden hazırlanmıştı. Alarmım çaldığında hayatım boyunca o günü beklemişim gibi yataktan fırlayarak yola koyuldum. Maceram başlamak üzereydi.

Eğer zekanız ortalamanın çok altında değilse, konuşma veya işaretleşme yetiniz de varsa, Amerika sınırları içindeyken yaptığınız planların yolunda gitmemesi oldukça zor. Yönlendirmeler kusursuza yakın ve ihtiyaç duyduğunuz anlarda yardımını istediğiniz herkes size muhteşem bir sıcakkanlılık ile yaklaşıyor. Yıllar önce kurulmuş tıkır tıkır işleyen düzenli sistem de apayrı bir konu. Teknolojik gelişmelerin etkilerini bir kenara koyduğumuz zaman; 10 sene önce belli bir şekilde yapılan bir işin, 10 sene sonrasında da aynı şekilde yapılıyor olduğunu söyleyebiliriz. Tüm bu nedenler, aklımda onlarca soru işaretiyle yaptığım tek günlük Washington – Miami seyahatinin olağanüstü bir rahatlıkla geçmesine katkıda bulundu. Ne havaalanına giderken sorun yaşadım, ne güvenlik kontrolünde Amerikan vatandaşı olmadığım için ayrı bir muameleyle karşılaştım, ne de saat konusunda bir telaşa kapıldım. Her şey beklediğimden çok daha kolay bir biçimde gerçekleşti. Saat 7 olduğunda American Airlines’ın uçağı içinde benimle birlikte kalkıyordu ve ben de suratımda bir gülümsemeyle uykuya dalıyordum.

Miami

Washington’ın -13 dereceyi bulan delici soğuğundan sıyrılırken Miami beni güneşli bir hava, 20 dereceyi aşan bir sıcaklık ve dört bir yanımdan yükselen İspanyolca konuşmalarla karşıladı. Hava durumu her gün tekrar tekrar kontrol edilmişti elbette, hazırlıklarım tamdı. Çantamın içine sığacak büyüklükteki mont ve kazağımı üstümden atarak “Ring Ring” temalı LeBron tişörtüme büründüm hemen. Formanın da zamanı gelecekti. Son derece yardımsever siyahi bir kadın polisin güzel sohbeti ve yönlendirmesiyle sevgili taksicim Juan’ın aracına binerek yola koyuldum. “Nerelisin bilader?” diye sormadı, trafikle ilgili dert de yanmadı, bunların yerine Miami’deki programımı öğrenerek bana maç öncesi ve sonrası yapabileceklerim hakkında gerçekten işime yarayacak bilgiler aktardı. Kısacası kendi derdi yerine benim derdime çözüm aradı ve ben ülkemin taksicilerini hiç anımsamadım nedense. Kolombiyalı Juan beni American Airlines Arena yakınlarında kahvaltı edebileceğim bir Kolombiya restoranına bırakırken dönüş yolculuğum için numarasını vermeyi de ihmal etmedi. Yolculuğumuz sırasında salonun -salon demek hakaret gibi olur aslında- önünden de geçtik, hali hazırda yüksek olan kalp atışı sayımın daha da artmasına neden oldu bu.

İspanyolca bilmememin şok etkisi yarattığı minik restoranda güzelce doyduktan sonra Juan’ın önerdiği yere doğru ağır adımlarla yürümeye başladım. Yürürken bir yandan da şehri tartıyordum. Şehrin kendimce ilk analizi şöyleydi: Okyanus neredeyse bulunduğunuz her konumdan görülebiliyor, palmiyeler her tarafa serpiştirilmiş, insanlar şort ile terlikleriyle geziyorlar ve etrafta bizim senenin maksimum 3 ayında, bir tatil beldesine gidebildiğimiz takdirde duyabileceğimiz keskin bir yaz kokusu var. Miami aslında çok fazla yanıyla İzmir’i andırıyor, ama her alanda Türkiye’nin en hayran olduğum şehri olan İzmir’in birkaç seviye üzerinde izlenimi veriyor (Acaba burada yaşamak nasıl bir şeydir?). Yürüdükçe beni daha da fazla ilgilendiren bir detayı fark etmeye başlıyorum: İnsanların neredeyse yarısında Miami Heat forması, şapkası, tişörtü ya da herhangi başka bir ürünü mevcut. 2007-08 sezonunda seneyi 15 galibiyetle kapatan takımın şehri, yalnızca birkaç sene sonra takımını kusursuzca sahiplenmiş görünüyor. Bir detay daha: Dünyanın her tarafından insan belli ki maçı izlemek için buraya gelmiş. Yalnızca yarım saat içinde 10 farklı dil duymuşumdur Heat formalı insanlardan. Bu, takımın bir dünya markası haline geldiğinin önemli bir kanıtı aynı zamanda.

Bayside

American Airlines Arena’nın 100 metre ilerisinde bulunan Bayside Mall şahane bir yer. Deniz kıyısında, üstü açık, şık ve neşe dolu bir buluşma noktası. Burada dolanırken aklıma Beşiktaş (futbol ve basketbol) maçları öncesi gittiğim saçma sapan mekanlar, insanlarla buluşup stadyuma yürüdüğüm tekinsiz yollar ve yol boyunca trafikte katlettiğim dakikaların geldiğini hatırlıyorum. Uçaktan inişimle maçın başlaması arasındaki süreç olan 3 saat, evimden İnönü veya Abdi İpekçi’ye gitmek için pek çok defa yeterli olamamıştı. Detaylı bir kıyasa girişerek açık seçik şekilde belli olanı daha fazla gözünüze sokmaya gerek olmadığını düşünüyorum. Bayside’dayken şunu düşünmüştüm: Buralı olsaydım, maçlardan önce arkadaşlarla burada buluşup birlikte maça gidiyor, sonrasında programımıza sahilde devam ediyor olsaydık ve Beşiktaş dahil diğer kulüplerden hiçbir haberim olmasaydı, daha mı mutlu olurdum? İnsanlar buraya maç öncesi zaman öldürmeye gelmiyorlar, alışveriş yaparken veya yemek yerken –bir adet Hooters’ın varlığını fark etmedim değil- geçirdikleri vakit onların maç programlarının bir parçası oluyor. Bizim maç sonrası ayarlayacağımız küçük bir yemek programı bile lükse kaçıyor.

Gelelim maça. Maç saati 13 idi, kapıların maçtan bir saat önce açılacağını bilen ben ise 12’ye doğru 6 numaralı kırmızı formamı giyerek küçük bir grupla birlikte arenaya yöneldim. Duyduğum konuşmalar bana çok sayıda insanın ilk maçına geldiğini anlatıyordu, bu da kendimi yalnız hissetmememi sağladı. Günün pazar, havanın açık, saatin erken olması sadece başlığı ile bile son derece cezbedici olan maçın olduğundan da çekici hale gelmesinde rol oynamış gibiydi. İstediğim kapıdan giriş yapabileceğimi öğrendikten sonra gözüme kestirdiğim bir sıraya girerek on dakika kadar kapıların açılışını bekledim. Tahmin edebileceğiniz gibi girişte ne birbirini iten insanlar, ne biletsiz girmeye çalışanlar, ne de görevlilerle kavga edenler vardı. Üstelik bazılarınız bildiği üzere burada maçlarda “rakip takım tribünü” diye bir şey yok. İsteyen biletini istediği yerden alır ve tuttuğu takımın formasını giyerek maçını seyretmeye gelir. Spurs taraftarlarıyla birlikte sakin sakin ilerledik, çantalarımızı açarak tehlikesiz olduğumuzu kanıtladık ve mucizelerin gerçekleştiği o salona ilk adımımızı attık. Öylesine heyecan doluydum ki aklıma salonun iç kısmını Akatlar, Sinan Erdem veya Abdi İpekçi ile karşılaştırmak bile gelmedi. Gelseydi büyük ihtimalle kendime bir daha Türkiye’de basketbol maçına gitmemeye dair söz verirdim. İnsanların aileleriyle sosyal bir aktivite olarak geldikleri bu maçlara gitmiş bir kişinin, “Ben kadın polisle muhatap olmam” diyen insansılarla, basketbolcuların birkaç metre uzağında sigara içen doğum hatalarıyla dolu salonlara giderek kaliteli maç izlemeye çalışması mantıklı gelmiyor bana.

American Airlines Arena

Salona girdikten sonra ilk işim tabii ki store’a gitmek oldu. Mağazaya girmek için dahi sıraya girilmesi gerekiyordu ve bu beni rahatsız etmek yerine memnun etti (Beşiktaşlı olanlar Kartal Yuvası’na son gidişlerini hatırlasınlar). Yarım saat daha kalsam Washington’a dönüş parama kadar harcayabileceğim mağazadan birkaç parça lisanslı ürün alarak kulübüme destek oldum, ne de olsa Micky Arison bu seneyi Feda senesi ilan etmişti. LBJ’in, Wade’in, Bosh’ın maaşını nasıl öderiz sonra? Alışveriş sonrası yanlış hatırlamıyorsam üç kat yukarı çıkarak yerimi buldum. Amerikalılar yürüyen merdiven diye bir şey yapmışlar, çok güzel. Keşke Acun onun Türk versiyonunu da bizim salonlara uygulasa. Sonuç olarak maça 45 dakika kadar kala yerime oturdum, o an bazı şeylerin farkına vardım. Birkaç senedir bu sahada oynanan maçları izlerken ayrı bir heyecan duyan ben, şimdi American Airlines Arena’nın içinde, Miami Heat’in kalbindeydim. Sun Sports spikerleri Tony Fiorentino ve Eric Reid, ESPN sunucuları Mike Breen ve Jeff Van Gundy birkaç basamak –tamam tamam birkaç basamaktan daha fazla- aşağımda olmalılardı, oyuncular birazdan benden sadece metrelerce uzakta olan parkeye ayak basacaklardı, Pat Riley maç başlamadan gelip klasik koltuğuna oturacaktı. Yaşamakta olduklarımın gerçek olmaması için o kadar çok sebep vardı ki… Ama oradaydım işte, ilk kez uzaya gitmiş bir astronot gibi delicesine etrafıma bakınıyordum.

Sıradan bir aktivite olarak maça gelmiş olan Miami Heat taraftarı, ilk periyot sonlarına doğru yerlerine hareket ederken ben, 48 dakika artı molalar ve devre arası boyunca bulunduğum yerden ayrılamadım. Bu tecrübeyi, bu heyecanı bir saniye bile eksik yaşamak istemedim. Ne yemek geldi aklıma, ne başka bir şey. Seyirciyi izlerken Türk taraftarların sürekli olarak birbirlerine üstünlük sağlamaya çalıştıkları, insan öldürmeye kadar giden o tezahürat ve taşkınlık savaşlarının ne kadar manasız olduğunu gördüm bir kez daha. “İngilizler hep oturuyo’ ya, bütün maç aptal aptal alkışlıyolar” diyen aptal insanlara sözüm: Senin yaptığın bestelerin ne kadar orijinal olduğu, rakip taraftara ne yaratıcı şekillerde küfredebildiğin o oyuncuların hiç de umurunda değil. Sen gidip karşı tribünden bir taraftarı dövdüğünde, meşale yakıp sahaya attığında, babasıyla maça gelmiş –maçlar o kadar tehlikeli ki annesiyle gelemiyor- çocukları korkudan ağlattığında oyuncuların gurur duymuyorlar. Onların tek istediği bilet alman ve onları izlemeye gelmen. Rakibin ayağını kaydırmaya çalışman değil onları motive eden, kendilerini alkışlaman. Maç boyu hücumda “Let’s go Heat!”, savunmada “Defense!” diye bağırdık biz hep birlikte. Bu da fazlasıyla yeterliydi. Detay olarak belirtmeliyim: Kimse yerime oturmamıştı, kimse arkasındakileri düşünmeden maçı ayakta izlemeye kalkışmadı ve kimse sahaya atlama seçeneğini değerlendirmedi.

 

Maçın teknik analizine girmeye gerek görmüyorum. Hızlı ve efektif başlayan bir hücum, maç başından sonuna kadar devam edilen sert savunma ve üç çeyrekte sonuca ulaştırılan bir Heat performansı oldu. Ama ne fark eder ki? Son çeyrekte LeBron yerine Beasley’yi izlemişim, salon dördüncü çeyreğin başlarında boşalmaya başlamış, Wade bench’ten gelmiş. Ne fark eder? Kaliteli basketbol, üstün seyir zevki ve yaratıcı mola aktiviteleri ile eşsiz bir deneyim yaşadım. Bir maçın bitişine daha fazla üzülemezdim sanırım. Dakikalar önce yaşadıklarımın filmini aklımda tekrar tekrar oynatarak arenadan ayrıldım.

Amaçsızca gezerek saat 22’de kalkacak olan dönüş uçağımı beklemeye başladım. Hediyelik eşyalar alındı, şehir keşfedildi, Lincoln Road’a gidilerek Küba yemeklerinin tadına bakıldı. 100 dolar bozamadığı için 20 dolarlık yolu 8 dolarla kapatmak zorunda kalan taksici arkadaşın içimde yarattığı burukluk, Miami’nin doğal ve yapay güzellikleriyle dakikalar içerisinde kayboluverdi. Amacım kimseyi yaptıklarımla özendirmek değil, ama Miami’ye gelmiş bir insanın eğlence konseptini kötülüklerin anası olarak görmediği takdirde buradan zevk alacağı da kesin. Washington’ın kuru ve dondurucu soğuğuna dönmek üzere olduğumu anladığım an içimi bir hüzün kapladığını inkar edemem, İstanbul dönüşü kadar ağır bir hüzün olmasa da. Zannediyorum ki yaptığım bu program, hayatımda verdiğim en doğru kararlardan birisiydi. Hem mutlu, hem gururlu, hem de huzurluydum.

Heat Win!


LeBron Trophy

Bir adamdan bahsedeceğim. Çoğunuz için sıradan olmasa da hayatınızda özel bir yer vermeyi tercih etmediğiniz, büyük olasılıkla mesleğini yaparken hayranlık ve keyifle izlediğiniz, belki özendiğiniz, bazılarınızın ise başarılarını kıskanmakta olduğunuz veya yaptıklarına sırt çevirdiğiniz bir adam. O adam LeBron James ve benim için o, bir adamdan çok daha fazlası.

Kimileri basketbol oynamak için doğar. Fizikleriyle, yetenekleriyle, duruşlarıyla ve tarzlarıyla bu kişilerin o sporu yapmak için yaratıldıklarını düşünmek size tatlı gelir. LeBron James için durum böyle değil, onun basketbol oynamak için doğduğuna inanmıyorum. Bana göre basketbol, o oynasın diye üretilmiş bir spor dalı. Basketbol sporu; tarih boyunca bu Akron, Ohio doğumlu adamdan etkilendiği kadar kimseden etkilenmemiştir. Lise yıllarını bir süperstar adayı olarak geçiren LBJ o kadar atletik, yetenekli ve hırslıydı ki; 19 yaşına gelip üniversitede 1 sene bile okumadan -son yıllarda bu örnekler artsa da NBA oyuncuları için oldukça nadirdir- NBA Draft’ine adımını attığında kimse şaşkınlığa uğramadı. Seçim öncesi ilk sırayı alacağı konusunda en ufak şüphe olmayan James’i kader yine bir Ohio kenti olan Cleveland’a, 1970 senesinde kurulan Cavaliers’a sürükledi. Halihazırda ilgi uyandırmaya bolca malzemesi olan hikaye, işte burada daha ilginçleşmeye başladı.

LeBron James lige giriş yaptığı andan itibaren “Yeni Jordan” hitapları ve amansız Michael Jordan karşılaştırmaları ile karşı karşıya geldi. İlk senesiyle birlikte beklentilerin de üzerinde performanslar sergileyen yeni kral adayı, üzerindeki baskının da ister istemez artmasına sebep vermiş bulundu. 33 senelik tarihinde 1976 ve 1992 sezonlarındaki iki konferans finali dışında dişe dokunur hiçbir başarısı bulunmayan Cavaliers, birkaç sene içerisinde ligin elit takımlarından biri haline gelirken bunu bir yeniyetme, hem de tek başına yapıyordu. İlk senesinde elindeki kadrosu, kapasitesi belli Zydrunas Ilgauskas ve henüz gelişimine başlamamış Carlos Boozer dışında tam bir facia olan LeBron, önündeki senelerde bu kadroya bile duacı olacağını tahmin edememiştir muhtemelen. Bununla beraber hem basketbola bir anda ilgi duymaya başlayan Cleveland halkının, hem de kendisine sempati besleyen birçok farklı takım taraftarının desteğini de arkasına alarak takımının sırasıyla 35, 42, 50 ve 50 galibiyetli sezonlar yaşamasını sağlıyordu James. Tüm bu sayıları bir kenara bırakıp şuna bakalım: 23 yaşına gelen bu çocuk, birkaç sene öncesine kadar adı duyulmamış bu takımı yalnızca 4. sezonunda NBA Finalleri’ne taşıyordu. Herkesin derin bir nefes alıp durması gereken ilk nokta tam da burasıdır.

Evet, NBA Finalleri’ne yaptığı ilk yolculuk -beklendiği üzere- hüsranla sonuçlandı ve San Antonio Spurs, seriyi 4-0 gibi çarpıcı bir sonuçla bitirerek son 9 senedeki 4. zaferine ulaştı. Bu görüntüde ezici mağlubiyete rağmen LeBron’a olan destek ve inanç azalmadı, aksine artarak büyümeye devam etti. Onun ne kadar farklı olduğunu gösteren önemli kanıtlardan birisi de buydu. 2007 finallerinden sonra ben de kendisini farklı bir gözle izlemeye başladım. Her maçı sonrası hiçbir duygusal bağ hissetmediğim Cavaliers’ın maç istatistiklerini açar, LBJ’in satırına göz atardım. Gecenin hareketlerinin herhangi bir basamağında onu göremeyince moralim bozulurdu. İçten içe hissediyordum, o farklı bir adamdı. Daha önce izlediğim hiçbir oyuncuya benzemiyordu. Çocukluğumdan beri Tim Duncan hayranlığıyla büyümüş olan ben, James’in Duncan üzerinden yaptığı smacı tekrar tekrar seyretmekten keyif alıyordum.

Konuyu kendimden bir nebze uzaklaştırıyorum ve ana çizgide devam ediyorum. 2007 sonrası 45, 66 ve 61 galibiyete sahip sezonlar hediye etti Kral halkına. Ve tüm takımı tek başına ayakta tutmayı sürdürdü. Sezonlar boyunca takımının sayı, ribaunt ve asist  gibi üç temel alan dahil olmak üzere neredeyse tüm kategorilerde lideri oldu. Ancak arzuladığı, küçüklüğünden beri hayalini kurduğu şampiyonluğa bir türlü ulaşamadı, çünkü hiçbir oyuncu tek başına bir takımı şampiyon yapamaz, buna Jordan da dahil. Herkesin düşündüğü şey aynıydı; Cleveland Cavaliers yönetimi nasıl olsa onun yanına gerekli eklemeyi yapacaktı ve Kral hak ettiği tacı bir gün takacaktı. Oysa 7 senelik müthiş uzun bu süreçte genel yönetim tarafından James’in yanına getirilen en önemli oyuncular (ki bunlar da aynı anda takımda bulunmadı); önceki kariyerinde küçük bir yıldız gibi görünürken bir anda kendini All-Star maçında bulan Mo Williams, kariyerinin hiçbir bölümünde herhangi bir hücumsal yetenek sergileyememiş olan Ben Wallace, Wizards’ın hayattan kopuk dönemini birebir tecrübe etmiş ve basketbolu unutmaya yüz tutmuş Antawn Jamison ve yaşının da etkisiyle basketbol kalitesi aktörlüğü seviyesine gerilemiş olan Shaquille O’Neal olabildi. Görünen bu manzara, ne James, ne de Cavs için parlak bir geleceğe dönüşeceğe benzemiyordu. Sonra bazı şeyler oldu…

2010 senesinde kontratı sona eren LeBron, kararını vermeden önce çok sayıda takımla görüştü. Bunların arasında eski takımı Cleveland Cavaliers, hayaller şehrinin rüya takımı New York Knicks, Jordan’ın veliahdını arayan Chicago Bulls, yeniden yapılanma sürecine girmeye hazırlanan New Jersey Nets, Lakers’a bir şekilde rakip olmaya çalışan Los Angeles Clippers ve LeBron’ınkine benzer bir hikayeyle şehrini taşımaya çalışan Dwyane Wade’in takımı Miami Heat vardı. 7 yıl boyunca dost ve hayrandan başka bir şey kazanmayan o, Miami Heat’i tercih ederken iki farklı şekilde düşman edindi: Şehirlerinin ihanete kurban gittiğine inanan Cleveland’lılar ve seçimini 75 dakika süren bir TV şovu şeklinde açıklamasından -bu programla hayır işleri için milyonlarca dolar toplanmış olmasına rağmen- rahatsızlık duyan diğerleri. Herkesin sevdiği o yetenekli adam, bir anda ligin 29 takımının nefret duyduğu bir hedef haline geliverdi. Üstelik James, Heat’i tercih etmesi durumunda Cleveland’da alabileceğinden çok daha az bir para alacak ve sahneyi Chris Bosh ve Dwyane Wade ile paylaşmak zorunda kalacaktı. Onun tek istediğinin başarı olması kimsenin umrunda değil gibiydi, herkes onun yapacaklarına yön verme niyetindeydi adeta. Üzerinde zaten yüklü miktarda birikmiş olan baskı, büyük nefret ve kötü dileklerin birleşimiyle tarihte görülmemiş bir boyuta ulaştı ve bunun gerçekleşmesi yalnızca birkaç saat sürdü. Yakılan formalar, indirilen posterler ve gönderilen tehditler de cabası…

 

Yedi sezonluk Cleveland kariyerini olağanüstü bir galibiyet yüzdesi, grup liderlikleri ve bir Doğu şampiyonluğu ile noktalayan James’in hak ettiği sadakati görememesi benim onun hayatına yönelmemde önemli bir etken olmuştur. Aslında onu böylesine tutmamın sebebi yeteneği veya göze hoş gelen hareketleri değil, uğramış olduğu haksızlık yaklaşımlardır. Miami’deki ilk senesinde gittiği her salonda ıslıklanan, küfürlerle karşılanan, hatta Miami taraftarı tarafından bilinçli bir şekilde D.Wade kadar alkışlanmayan Kral’ın tüm bu zorlukların altından nasıl kalkacağını çok merak ediyordum. İlk maçını belalı takımı olan Boston Celtics’e kaybeden LeBron için sezonun ilk yarısı da hayli zor oldu. Wade-James-Bosh üçlüsünün oluşturulmasına karşı beklenen başarının gecikmesi, Miami halkını kısa sürede endişeye sevk etti. Playoff’lara girildiğinde Miami’nin şampiyonluk adayları arasında gösterilmeyişi, LeBron’a duyulan güvenin ne kadar azaldığını işaret ediyordu. Oysa o yine seneyi harika geçirmiş, diz titretecek bir Cleveland deplasmanından alnının akıyla çıkmış, tepetaklak giden takımı Chicago’nun ardından konferans ikincisi yapmıştı. İnsanların görmek istediklerini gördükleri çok doğru.

Miami finale öyle bir geldi ki, bir anda tüm LeBron nefreti ikinci plana atıldı. Boston ve Chicago karşısında alınan 4-1’lik etkileyici zaferler şoka uğrayan insanların “biz biliyorduk zaten canım” gibi riyakar ifadeler takınmasına yol açtı. 2011 NBA Finalleri ise insanların kin kusmaya ne kadar hazır olduklarını gözler önüne serdi. Miami seriyi 2-1 öne geçmesine rağmen 4-2 kaybetti ve gündem konusu yine LeBron’ın nasıl büyük bir kaybeden olduğuna dönerken bu kez ortaya LeBron’ın maç sonlarını nasıl oynayamadığı, son periyotlarda nasıl küçüldüğü, baskıların altında nasıl ezildiği gibi tezler çıkıverdi. Cleveland’da Orlando’ya son salise üçlüğünü atan ben miydim yoksa? Detroit deplasmanında takımının son 30 sayısının 29’unu atarak galibiyeti getiren de bendim sanırım. Maç sonlarını beceremeyen de LeBron mıydı? Yoksa en küçük sportif başarısızlığına sıkı sıkıya tutunarak onun insancıl tarafını görmeyi reddeden, duygusal ve çocuksu karakterini es geçenler sizler miydiniz?

Yeni basketbol senesi lokavt dışında bir şeye daha sahne olacaktı. Hikayenin lokavttan tek farkı lokavt gibi herkesin beklediği ve aylar öncesinden kestirilebilen bir durum olmamasıydı. 2011-2012 sezonu, basketbolseverlerin bir efsanenin küllerinden doğuşuna şahitlik etmesini sağladı. LeBron James yeni sezona medyanın insafsız yaklaşımları, rakiplerin alaycı tavırları, taraftarların sırt dönüşü ve başarısızlığına dua eden milyonlarcasıyla sıfırdan değil, eksiden başlamak zorunda kaldı. Nasıl bir lider olduğu, hatta nasıl bir oyuncu olduğu ciddi şekilde sorgulanıyordu. Nasıl bir “adam” olduğundan da haberleri yoktu anlaşılan.

Konferans ikinciliğiyle girilen playoff’lar yine benzer bir senaryoyla başladı. Knicks zaferi sonrası konferans yarı finaline sahne olan Indiana serisi ise insanların çok fazla şeyi görmesine olanak sağladı. Tek başına bir hiç olduğu, Wade’in gölgesi arkasına saklandığı iddia edilmeye başlanan James, takımının 2-1 geriye düştüğü, 4. maçın büyük kısmını da çift haneli yenik durumda götürdüğü ve Wade’in tamamen hayattan koptuğu bir seriyi olağanüstü liderliği, her düşüşte daha güçlenen psikolojik yapısı ve sıra dışı yetenekleriyle 4-2’ye getirmeyi başardı. Bosh’ın sakatlığından dolayı toplam yarım maç oynayabildiği seriyi takıma kazandırırken bir de Wade’i hayata döndürdü. 3. maçın bir molasında disiplinden iyice uzaklaşıp koç Erik Spoelstra’ya bağırmaya başlayan Wade, 6. maçta 41 sayı atarak galibiyetin mimarı oluyordu. Mümkünse bu maçların kısa da olsa videolarını izleyin, olayların ne kadar sıradanlıktan uzak olduğunu kavramanıza yardımcı olacaktır.

Her şey düzelmeye başladı derken kendi sahasında aldığı mağlubiyetle 3-2 geride gitti Boston deplasmanına Miami. “Büyük maçlarda küçülen” James bu maçta da küçüldü, 45 sayı, 15 ribaunt, 5 asistlik bir küçülme. Net bir ünlem işaretiydi bu, basketbol izleyen herkese verilmiş açık bir mesajdı. Miami 4-3 aldı seriyi. Final serisi yaklaşırken bu kez önceki final serilerinde ne kadar beceriksizce performans verdiği konuşulmaya başlandı LeBron’ın, çünkü ellerinde bir tek o kalmıştı. Oklahoma City Thunder seriyi aldığı takdirde bu tez yaşamaya devam edecek ve anti-LeBron’lar başlarını dik tutabilecekti.

İlk maç istedikleri gibi gitti, ama bir endişeleri vardı: LeBron bir final serisi maçında takımını sürüklüyordu, daha önce bunu görmemişlerdi veya görmemeyi tercih etmişlerdi. Psijolojik zayıflığından dem vurulan James, maçtan maça kafasal dayanıklılığıyla büyülüyordu izleyenleri. Sonraki maçlarda darbeler üst üste geldi ve tabular birer birer yıkıldı. İlk olarak bir sene önceki Dallas serisinde 30 sayı barajını geçemeyen LeBron 30 sayıyı aştı, ardından son periyotlara ağırlığını koyarak maç kazandırmaya başladı, son olarak da takımını şampiyonluğa taşıdı. Seriyi 4-1’e getiren maçta da triple-double yaptı o büyük maçların altından kalkamayan James. Maç sonunda Kevin Durant’e dostça sarılışı, onun insancıl yönüne gözlerini kapatanlar için manidardı.

Bu tarihten sonra her şey çok hızlı gelişmeye başladı. LeBron’ın sempatik algılanmasına yeniden start verilişi, beş senede dördüncü kez MVP oluşu, Miami’nin 27 maçlık galibiyet serisi, ikinci şampiyonluğu, iki sene önce kendisine küfreden Cleveland taraftarının “Lütfen geri dön” pankartlarıyla onu karşılayışı ve en önemlisi yıllardır hak ettiği ancak elde edemediği saygıyı kazanışı. Bakın burada uzun uzun sportif başarılardan bahsettim, lakin önemli olan bunların sembolize ettiği şeylerdir. Bir adamın milyonlarca kişi tarafından başarısız olmasının arzulandığını bile bile dipten zirveye yükselişi, yalnızca bir sene önce ağır bir darbeyle nakavt olmuş bir kişinin ayağa kalkarak herkese meydan okuması, aynı sahneyi defalarca kez yaşayan bir sporcunun her seferinde senaryoyu yeniden yazabilecek gücü içinde bulması; işte bunlar benim bu adamın önünde saygıyla eğilmemi sağlayan şeyler. Ne olurdu OKC serisinde de mağlup olsa, 2. maçta o bank-shot’ı kaçırsa, 4. maçta sakat sakat oyuna dönüp üçlüğü sokamasa, hatta hiç bunlar yaşanmadan Indiana serisinin 4. maçında o karakteri göstererek geri dönemese? Benim için yine bir kahraman olacaktı, ha böyle oldu, siz de onun kahramanlığını izlemiş oldunuz. Fena olmadı.

Eminim pek çoğunuz onun yalnızca sportif kariyerini takip ediyor ve iki göz ile vicdana sahipseniz saygı ve hayranlık karışımı hisler besliyorsunuz. Ben birkaç yıldır bundan fazlasını yaparak onun hayatının her bölümünü dikkatle incelemeye çalışıyorum. Böyle yapıyorum ki bir kısmınızın önüme koymaya çalıştığı kibirli, saygısız, burnu havada LeBron portresini ortadan ikiye yarabileyim ve onun nasıl müthiş bir dost, sadık bir eş, ideal bir aile babası, korkusuz bir lider, ilham verici bir takım arkadaşı ve eşi bulunmaz bir yüksek karakter olduğunu sizlere gösterebileyim. Bir sporcudan, bir adamdan çok daha fazlasıdır benim için LeBron James. Bir kahramandır, bir idoldür. Olmak istediğim kişiyi, ulaşmak istediğim noktayı betimler. Çevresindekileri saha içi ve dışında daha iyi hale getiren, rakiplerine saygıyı esirgemeyen, etrafındakilere her zaman pozitif enerji aktaran birisi olmak, LBJ gibi olabilmek en büyük hayalim. Yere düşmüş hissettiğimde hep aklıma Indiana serisinin 4. maçını getiririm ve derim ki: “O ne yapmıştı?”