Kahramanıma Mektup

Posted: 14/07/2014 in Basketball

Evin ne demek olduğunu bilirim. Kendini en mutlu hissettiğin, yakınlarının hep yanında olduğu, güven duygusunu doruklarda yaşadığın yerdir ev. Korktuğunda, yalnız kaldığında, özlediğinde sana kucak açacak bir sığınaktır evin. Bir insan için hiçbir yer evinden daha cazip bir seçenek değildir, bundan daha doğal bir şey düşünülemez. Nereye giderse gitsin, insanın bir parçası her zaman evinde kalır. Ve evinden uzak yaşamak durumunda kalan birçok insan hayatını bir gün evine dönebileceğine olan inancıyla, evine dönme hayaliyle geçirir.

Peki ya evinden kovulmak? Çocukluğundan beri birlikte olduğun, birlikte güldüğün, en mutlu günlerini bir arada geçirdiğin kişilerin, destekçilerinin, “ailem” dediklerinin daha başarılı bir hayat ve kariyere sahip olabilmek adına verdiğin ilk kararda sana sırtını dönmesi ve evinin kapısından çıktığın anda arkandan kapıyı kapatarak kilitlemesi? Bunun ne demek olduğunu da sen bilirsin. Yıllarını, inancını, azmini, ruhunu, kısacası her şeyini uğruna feda ettiğin kişilerin bir anda senden en çok nefret eden kişiler haline gelmesi nasıl bir duygu? 7 sene boyunca kol kola yürüdüğünü sandığın, dostluğundan bir an bile şüphe etmediğin takım sahibinin hakaretlerle dolu nefret mektubunu okumak, ilişkinizin o kişi için aslında yıllardır bir patron-çalışan ilişkisinden farklı bir şeyi temsil etmemiş olduğunu keşfetmek neler hissettirdi sana? Bu hayal kırıklığının, kendisini hiçbir şeymiş gibi hissettiren bu utancın üstesinden nasıl gelebilir bir insan?

Bir insana olası bir senaryo ve sonrasında doğabilecek sonuçlarla ilgili saatlerce açıklama yapıp bilgiler verebilirsin. Ama o kişi bunları kendisi yaşamadan asla nasıl bir deneyim olacağını bilemez, o kişi için senin açıklamaların sadece bir başkasının tecrübelerine dayanan ihtimallerdir. Ben yukarıda yazdıklarımın hiçbirini yaşamadım. Belki gerçekten insan durumun içinde bulunduğunda şu an benim düşündüklerimden çok daha farklı düşünüyordur, olabilir. O nedenle “ben olsaydım” ile başlayan cümleler kurmak yerine bazı gerçekleri seninle paylaşmak istiyorum.

Cleveland halkı ve Cavaliers taraftarının kendin için doğru olduğunu düşündüğün -ve 4 senede doğru olduğunu kanıtladığın- kararını verdikten sonra sergilediği tavrı senden iyi kimse hatırlayamaz. Maçlarında seni delicesine destekleyen, en kötü anlarında bile yanında olan o insanların sen ayrılmaya karar verdiğinde “Büyük maçlarda bizi nasıl yarı yolda bıraktığını hatırlıyoruz”, “Sen zaten hep böyle pes ederdin” duruşuna bürünmeleri benim de ağırıma gitmişti. İnsanlar sinirlendiklerinde daha az konuşmalılardır, çünkü sinirli insan sakinken söyleyemediği gerçek hislerini çok kolaylıkla söyleyebilir. Dan Gilbert’ın mektubu bu yüzden sana karşı gerçekten hissettiklerini yansıtıyor, Cavs taraftarının formalarını yakması ve o salona ilk döndüğünde sana hazırladıkları pankartlar da öyle. Sen de biliyorsun ki bunlar anlık tepkiler değildi, onlar senden gerçekten nefret etti. Dan Gilbert’ın mektubunun dört sene boyunca takımın resmi sitesinde kalmasını anlık bir tepki olarak açıklayabilir misin?

Karşılaştığın zorluklar bunlarla da sınırlı değildi. Neredeyse bütün dünya seni korkaklıkla ve hainlikle suçlamaya başlamıştı. Hangi salona gidersen git yuhalanıyordun. Cavs taraftarı olmayan ama seni idolü olarak benimseyen çocuklar, gençler ve yetişkinler artık senin maçlarını başarısızlığını görmek için izliyorlardı. Miami’den ayrılışına en çok bu yüzden şaşırdım ve hayal kırıklığına uğradım. Çünkü bütün dünya sana kinini kusarken arkanda duran tek bir organizasyon vardı: Miami Heat. Geldiğin ilk günden itibaren takım sahibi, başkan, koç, oyuncular ve en önemlisi taraftarlar sana sahip çıktılar. Herkesin senin bir “kaybeden” olduğunun kanıtlandığını düşündüğü 2011 Dallas serisinden sonra bile Miami Heat tüm gücüyle arkandaydı. Onlar, daha doğrusu biz sana her şeyimizle inandık, çünkü sen bize o inancı kendimizde bulacak gücü vermiştin. Karakterinle, yeteneğiyle, disiplininle bizim kahramanımız haline geldin. Aslında tüm bunları Cleveland’da da sergilemiştin, ama o zaman sana destek vermek çok daha kolaydı. Dünyanın sevgilisiydin. Heat taraftarı olarak biz sana kimsenin inanmadığı zamanlarda inandık. Karşılığını da 4 muhteşem sene ve 2 şampiyonlukla aldık. Belki buna katılmayacaksın ama daha fazlasını hak ettiğimize eminim.

Sen yerdeyken kalkmasını, en zor koşulların üstesinden gelmesini çok iyi biliyorsun. Herkes başarısız olmanı istediğinde bunu motivasyon kaynağın yapıp başarıya koşmayı uzmanlığın haline getirdin neredeyse. Peki tüm bu özelliklerin ortaya çıkmasında, bu saha içi ve dışındaki olgunluğuna erişmende, küllerinden yükselen bir anka gibi sembolik bir karaktere dönüşmende en büyük katkının Miami halkı ve Heat taraftarına ait olmadığını iddia edebilir misin? Sence bu seni koşulsuz şartsız destekleyen, yeniden doğuşunda önemli payı olan insanlar kendilerinden bahsedilmeyen duygusal bir eve dönüş mektubundan fazlasını hak etmediler mi? İşin aslı 4 senelik bir maceradan fazlasına sahip olabilmek adına tüm gerekeni yaptı bu insanlar. 4 sene boyunca insanlık dışı mektubunu takımının sitesinden kaldırmayan takım sahibinin -hem de kendi şehirlerinde- seninle 4 saatlik gizli bir görüşme yaparak kendisini affettirmesinden, üstüne bir de takımının yeni lideri olarak tekrar seni görme hakkını kazanmasından fazlasını elde etmelilerdi. Anlaşılan bazen tüm doğruları yapmak bile bir yanlışı engellemek için yeterli olamıyor.

Sevgili LeBron Raymone James, kahramanım, hayatımda inandığım bütün değerleri temsil ediyorsun. Azim, inanç, hırs, motivasyon, duygusallık, zeka, sorumluluk, direnç, istikrar… Ama şunu bilmeni isterim ki; cuma günü kalbimi kırdın. Her insan hayatı boyunca defalarca kalp kırılmasıyla karşı karşıya gelir. Kiminin acısı uzun sürer, kiminin kısa. Aşk acısı, aile kavgası, arkadaş tartışması; bunları yaşamayan insan yoktur. Bir insanın kalbini kendi kahramanının, kendi idolünün, örnek aldığı, olmak istediği kişinin kırması… Bu başka bir şey. 

Umarım hayat boyunca şans her zaman yanında olur.

Advertisements

Ne zamandır Ados dinliyorsunuz? 1 sene, 2 sene, 5 sene… Belki de ilk gününden beri yanında olanlardansınızdır. Onun o depresif, bir miktar kaygılı ve çoğunlukla mutluluğa hasret tarzını hepiniz iyi veya kötü biliyorsunuzdur. Son albümü Naperva size bilmediğiniz şeyler anlatmıyor, sizi daha önce görmemiş olduğunuz yüzleriyle karşı karşıya getirmiyor. Yenilik olarak tanımlayabileceğimiz tek bir özelliği var albümün ve mükemmeliyet derecesinde bir başarıyla sunuluyor dinleyenlere: Adem Oslu’nun aşina olduğunuz yaşamı, bambaşka bir dil ve anlatımla seslendiriliyor. Naperva “ne”den çok “nasıl”a odaklanmanız gereken sıra dışı bir sıradan hayat hikayesi.

Naperva Albüm Kapağı - Ön(2)

Ados hiçbir zaman neşeli yapısıyla ön plana çıkan, etrafa saçtığı gülümseleriyle tanıdığınız bir insan olmamıştır. Sürdürmekte olduğu hayatı da, tercih ettiği müzik tarzı da bu düşünceyi destekler. Bu açıdan Naperva eski albümleriyle karşılaştırıldığında bir farklılık göstermiyor. İlk şarkıdan itibaren sizi içine çeken kasvetli karamsar hava, albümün bitişine kadar peşinizi bırakmıyor. Adem hayatını anlatmayı, acılarını tanımadığı insanlarla paylaşmayı seven birisi. Müziğini içten kılan etmenlerden en önemlisi de şarkılarında yer vereceği anılara karar verirken seçici davranmaması. Onun hayatına damga vuran renk siyah. Naperva da kapağından müziğine, söz seçiminden vokal tekniğine her şeyiyle simsiyah bir tablo. Evet doğru, Ados’un kişisel hayatında ne denli mutsuz olduğundan veya sorunlarının ne derece devasa boyutlara ulaştığından kendisiyle bizzat tanışmadan emin olamayız. Bunun yaratacağı bir fark da yoktur: O, mutlulukları dahi karanlıkla harmanlayarak sunacaktır dinleyicilerine. Naperva’da olduğu gibi, ilk dakikadan son ana kadar aynı çizgide seyreden bir tema ve sayısız farklı duygu ile düşüncenin ortaya çıkardığı komplike ruh hali eşliğinde.

Naperva’yı sıradan bir albüm olmaktan çıkaran bir numaralı faktör canlı enstrümanların yoğunluğu. Ados’un standartın çok üzerinde bir söz yazarı olduğuna yıllardır şahit oluyoruz, fakat altyapıları bas gitar, piyano, klarnet gibi temel müzik öğelerinden oluşturulan şarkılar ile yepyeni bir boyuta geçmeyi başarmış. “Travma” ve “Bitmedi Kavgam” gibi girişi sakin yapılıp bir anda dört nala koşulmaya başlanan şarkıların ton geçişleri, “Anlat Ya Da Sus” örneğinde görebileceğimiz ruh hali ile müziğin paralel yürüyüşü, alternatif nakarat düzeni orijinalinden bile kaliteli olan “Gri”nin yaratıcı yapısı canlı enstrüman tercihleri sonucunda hayat bulan değerli yapı taşları. Ados’a bugüne kadar “sanatçı” sıfatı hala yakıştırılmamış ise, bugünden sonra kimsenin “sanatçı” demeden geçemeyecek olmasının sebebi yine Ados’un bu evrensel müzik bakış açısıdır. Piyasada istendiği takdirde kendisine altyapı hazırlamayacak bir tane beatmaker tanımıyorum. Bunu bilmesine rağmen canlı enstrümanlara yönelişi, müzik konusunda vizyonunun genişliğini açık seçik ortaya koyuyor. Geçmiş projelerini incelediğimizde konu bazında radikal değişikliklere gitmediğini gözlemlediğimiz Ados’un Naperva ile fark yaratmasını bu şekilde rahatça açıklayabiliyoruz.

ados-1_94147627_big

Ados’un her zaman en güçlü kollarından biri olan söz yazımında bu defa Everest’e çıktığını görebiliriz. Albümü “Sırrım”ı okuduktan hemen sonra dinlemenizi tavsiye ederim. Hem kitap boyu kullanılan metaforik dil muhafaza edilerek şiir ve yazıların adeta notalara dönüştüğü hissi verilmiş, hem de ilk parça olan “Travma” kitabın devamı niteliğinde bir ton ve teknikte hazırlanmış. Mutluluk dışında her türlü duygunun tadını alabileceğimiz şarkının karamsarlık-öfke-depresyon-sinir-isyan karışımı teması, kitabı okurken içimizden Ados’un sesiyle tekrar ettiğimiz dizelerin tam da hayalini kurduğumuz biçimde canlanmasını sağlıyor. “Bir kadın gitti, bir adam doğdu / Bu kadim karanlıklara evlatlık oldum” dizelerinde kederini, “Bir elim taş altında, diğeri kılıç tutar / Kendimi savunmaktayım dostlarım yok yanımda” dizelerinde çaresizliğini derinden hissettiğimiz Ados’un lirikal ustalık ile sözel duygusallığı aynı anda verebiliyor oluşu oldukça etkileyici. Çok söz yazmak ile kaliteli söz yazmak arasındaki farkı bu albümün satır aralarında bulabilirsiniz. Ados’un Atiberk’i yıllarca bizden saklamış olmasına duyduğumuz kızgınlığı lirikal zekasının büyüleyici dörtlüklere dönüşmesiyle unutabiliyoruz.

Naperva’da kendinize ait bir şeyler bulma ihtimaliniz hayli düşük. Bu Adem’in hikayesi ve onun hayalleriyle yoğrulabilir, onun sembolleriyle anlam kazanabilir, onun bilinçaltında kendini bulabilir ancak. Herkesin kendi yorumuyla ana fikirler çıkarabileceği didaktik bir eser değil bu asla. Sonuna kadar acımasız, sonuna kadar karanlık, sonuna kadar sanat için sanat. Naperva; yıllardır bayağı altyapılara söz yazanlara atılmış bir tokat, Hip Hop’ın sanat olmadığını savunanlara verilmiş güzel bir ders.

Sus Kadın!

Posted: 19/06/2014 in Deneme

1926 senesinde yürürlüğe giren -son şeklini 1 Ocak 2002 tarihinde almıştır- Türk Medeni Kanunu’ndan beri Türkiye’de kadın ve erkeğin eşit haklara sahip olduğu farz edilir. Yasalar önünde iki cinsiyeti eşit güçle donatması ve her modern toplumun olmazsa olmazı toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlaması gereken bu kanunlar dizisinin teoride önerdiği mükemmeliyetin en ufak kırıntısını pratikte gözlemleyemiyor olmamız kanayan bir yaradır. Ne hukukçuyum, ne sosyoloji eğitimi aldım, ne de böylesine kritik konularda genelleme yapabilecek kadar tecrübeye sahibim; doğduğumdan beri bu ülkede yaşıyor olmam aşağıdaki analizleri yapabilmem için fazlasıyla yeterli.

gender

“Nereden başlasam bilmiyorum” cümlesini hayatımda pek çok defa kullanmışımdır. Ancak sanırım ilk kez bir dizi kötü durum ve durumların meydana getirdiği örneği sıralamakta kullanıyorum bu kalıbı. Türkiye’de kadınların ikinci sınıf insan muamelesine maruz kaldığının farkında varabilmeniz için ilk önce o aptal erkeklik dürtülerinizi, inatlarınızı ve kibrinizi bir kenara bırakmanız gerekiyor. Durumların bu denli vahim hale gelmesinin en büyük gerekçelerinden birisi de olan şeylerin olmuyormuş gibi kabul edilip hayata devam edilmesidir. Kadınlara toplumda çizilmiş olan fakat ısrarla bir halisünasyonmuş gibi davranılan rol, ilk durağımız olabilir. Bir Türk kadını, doğduğu ilk andan itibaren toplum için Tanrıça özelliği olmayan bir Kibele gibidir. Hayatında yalnızca bir amaca hizmet edebilir: Çocuk doğurarak erkeğini mutlu etmek. Evliliğe kadar geçirdiği süreç -özellikle doğuda bu sürecin ne kadar kısa olduğu ayrı bir tartışma konusudur- boş bir zaman değerlendirmesi, evlilik sonrası ev dışı aktiviteleri ise tercih edilmeyen ekstralardır. Utanç verici erkek dominant kültürümüzde kadının görevi olabildiğince az konuşmak, az sorgulama yapmak ve kendisine yapılan haksızlıkları görmezden gelmektir. Tıpkı askerlik gibi, kadının gittikçe alçalan konumu da gizliden gizliye beyinlere yerleştirilmeye çalışılan bir uyuşturucudur. Ve ne yazık ki entellektüel açıdan erkeklere oranla çok daha gelişkin canlılar olan kadınlar, fiziksel dezavantajları nedeniyle toplum içerisinde sindirilmeyi günden güne kabul etmektedirler. Küçük yaşta zorla evlendirilen, eğitim hakları ellerinden alınan, soyadları ile birlikte özgür iradeleri de tarihe karıştırılan kadınlar, fiziksel şiddete maruz kalma korkusundan sessiz kalmaktadırlar.

20111125.162216_IZM356_1713368

World Economic Forum’un 2006 senesinde bu yana her sene yayımlamakta olduğu bir “gender gap” (cinsiyet ayrımcılığı) raporu var. Raporda ekonomik açıdan üst düzey/gelişmekte olan 136 ülkedeki cinsiyetler arası eşitlik inceleniyor ve pek çok farklı parametreye göre sıralamalar yapılıyor. Türkiye bugüne kadar yapılmış olan tüm raporlarda yer aldı ve 0 (en düşük) ile 1 (en yüksek) arası yapılan toplam puanlamada 2006’dan bu yana yalnızca 0.5850’den 0.6081’e yükselebildi. Diğer bir deyişle ülkenin 7 senedeki gelişimi %2.3. Sıralamaya baktığımızda ise durum içler acısı. Türkiye’nin cinsiyet eşitliğinde ülke insanının ismini duyduğunda bile rahatsız olduğu Ürdün, Etiyopya, Katar, Kuveyt, Bahreyn, Surinam, Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkelerin arkasında kaldığı görülüyor. Türkiye, raporda yer verilen 136 ülkenin yalnızca 16 tanesinden daha ileride eşitlik konusunda. Başka çarpıcı veriler de mevcut rapor içerisinde; işletmelerde liderlik konumuna yükselebilen kadın oranının %4, banka hesabı olan kadın oranının %33 (hesabı olan erkek oranı %82) olması gibi. Belki de erkek evlat doğurmadığı için onlarca annenin katledildiği, ekonomik durumu imkan vermesine rağmen “geleceklerinde hiçbir değişiklik olmayacağı için” kızlarını okula göndermeyen ailelerin var olduğu, en eğitimli kesimler tarafından bile trafikteki her hata anında “Kesin kadın şofördür” seksizminin kullanıldığı bir ülkenin bu istatistiklere sahip olmasına şaşırmamak gerekiyordur.

Standart bir birey ile sohbetinizde “Nerelisin?” sorusuna verdiğiniz ilk yanıt genellikle uygun görülmez. Nüfusun tamamına yakını böyle bir sorunun cevabı olarak babanın memleketini kabul eder, reddettiğinizde ise istemeden bir tartışma başlatmış olursunuz. Onlara göre nasıl annenizin soyadına sahip olma hakkınız yoksa, annenizin doğup büyüdüğü yeri sahiplenmeye de hakkınız yoktur. Çünkü anneniz bir kadındır. Çocuk doğumunda bir kadının nasıl bir rolü olmuş olabilir ki çocuğa kendisine ait özellikleri aktarabilsin? Kadınlarına istediklerini giyme özgürlüğü bile vermeyen, meslek sahibi kadınlarını evde çocuk bakmaya zorlayan cahil bir toplumda bu düşünceler son derece geçerlidir. Meslek sahibi olmaktan bahsetmişken, kadınların iş alanındaki ikinci plana atılışına değinmeden geçmek de olmaz. Baskın Türk erkeklerinin kadınlar için tasarladığı “doğ, oku (şanslıysan), evlen, çocuk yap, evinde otur” şeklinde gelişen muhteşem(!) hayat senaryosu nedeniyle, üniversitelerde yıllarını kendilerine toplumda saygın bir yer kazandıracak meslekler bulmaya adayan kadınlar bile tahsillerini bir kenara bırakıp her sağlıklı erkeğin yapabileceği ama aşağılık bir görevmişçesine burun kıvırdığı “çocuk bakıcılığı” rolüne soyunmaktadırlar. “Çocuğumuzu dadılar mı yetiştirecek?” sorusu ne kadar makul bir soruysa, “Hayır, o halde annesi bakacak” cevabı da o kadar aptalcadır. Askere gitme ihtimali olan erkeğin riskini alıp hamile kalma ihtimali olan kadının riskini almayan kuruluşlar, belirttiğim cevabın verilmesine zemin hazırlayan eşitsizlik merkezleridir. Bu zihin yapısına sahip bir insanın kendisine saygı duymamı sağlayacak tek cümlesi “Ben kadın-erkek eşitliğine inanmıyorum” olabilir, aksi takdirde konuşmalarının geri kalanı yalandan ibarettir.

kırmızılı-kadınlar-bursa

Türkiye’deki kadın-erkek eşitsizliğine yönelik bu kadar emin fikirler yürütebiliyor olmamın bir sebebi de yurt dışında yaptığım gözlemler. Amerika ve Avrupa’da kısa olmayan zamanlar geçirdim ve hiçbir yerde “That’s what happens when you let a woman drive a car” cümlesini işitmedim veya bir Beşiktaş basketbol maçında tiksinç bir holiganın kadın güvenlik görevlisine yönelttiği “Ben bir kadınla muhattap olmam” ifadesinin benzerine rastlamadım. Doğuştan gelen reddedilemeyecek fiziksel ve içgüdüsel farklılıkların dışında bir kadın ile bir erkeğin akla gelebilecek her konuda aynı seviyede olması gerektiğini düşünüyor bu insanlar. Davranış ve düşüncelerini de buna göre şekillendiriyorlar. Amerika’nın toplum refahı konusunda Türkiye’den çağlarca önde olmasının, Avrupa’ya ilk kez yolculuk eden bir Türk’ün kendi toplumunda görmediği ve bu nedenle eksikliğini fark etmediği eşitlik kavramının hayatına girişiyle sosyokültürel bir aydınlanma yaşamasının temel sebeplerinden birisi de bu uçurumsal ayrımlardır. Tüm bu verilerin ışığında gençlerin, özellikle genç kadınların neden ülkeden kaçarcasına uzaklaştıklarının cevabını bulmak düşündüğümüz kadar zor olmayabilir.

Dövülerek, dışlanarak, eve kapatılarak, “bayan” kelimesiyle ötekileştirilerek iyiden iyiye sindirilen Türk kadınları, geç olmadan haklarının farkına vararak baş kaldırmalılardır. Bana göre maruz kaldığı muameleye sesini çıkaramayan/çıkarmamayı tercih eden “O benim kocam. Sever de döver de.” mantığını benimsemiş bir kadın, o muameleyi yapan erkek kadar suçludur. Burada binlerce kadının bir araya gelerek Taksim’de sıradan vatandaşın asla değerini anlayamayacağı yürüyüşler düzenlemesinden bahsetmiyorum elbette. Yapmaları gereken; hayatlarının herhangi bir anında uğradıklarını düşündükleri bir haksızlığın görmezden gelmeden üzerine gitmek, ama tüm bunlardan önce karşılaştıkları davranış veya düşüncenin kendileri için bir haksızlık olduğunu fark edebilecek düşüncesi yapısını oturtmak. Kimsenin düşüncelerinizi kontrol etmesine izin vermeyin. Eğer  izin verirseniz düşüncelerinizi kontrol edenler davranışlarınızı da kolaylıkla kontrol edebilirler. Unutmayın; kadınlar erkek olmadan da yaşamlarını sürdürebilirler, ama erkekler hayatlarının devamı için kadınlara muhtaçtırlar. Gücünüzün farkına vardığınız an, yepyeni bir hayata ilk adımınızı atmış olacaksınız.

Atatürk ve Türk Kadınları


Ülkemizde son derece çalkantılı ve tartışmalı bir şekilde başlayan 2014 senesinin ilk 6 ayını geride bırakmış bulunuyoruz. Siyasi dengesizliğin Türkiye’de etkisini gözle görülür biçimde hissettirdiği Hip Hop sektörü, doyurucu öğelerini bizlere Amerika’dan sağlamaya devam ediyor. 2013 kadar görkemli bir hava ve yüksek bir tempoya sahip olacak gibi durmasa da 2014’ün şimdiden güzel hediyeleri oldu müzikseverlere. Bu incelemede kişisel zevk ve tercihlerim doğrultusunda dinlediğim 2014 çıkışlı albüm ve mixtape’lerin kısa incelemelerini bulabilirsiniz.

Atmosphere - Southsiders

Atmosphere – Southsiders

Alternatif tarzıyla kendi yolunu kendi açan gruplardan olan Atmosphere’ın son albümü de diğer albümleri gibi piyasaya bomba gibi düşmedi. The Family Sign’dan beri -yaklaşık 3 sene- bir stüdyo albümüyle karşımıza çıkmayan Minnesota’lı ekip yine sessiz ve derinden bir yayınlanma süreci ile sonuçlandırdı çalışmasını. Metacritic’in ancak “vasatın üzerinde” unvanına layık görebildiği 70 puanı ve HiphopDX’in kararsızlığın iyiye kaydığı bölümü olarak nitelendirdiği 3.5/5.0 değerindeki incelemesinin aksine, Southsiders grubun felsefesini oldukça başarılı yansıtan etkili bir proje. Albümün içerisinde hali hazırda göz önünde olan single çalışmaları “Camera Thief” ve “Bitter” dışında bitmeyen isimleriyle de ilgi çeken “Let Me Know That You Know What You Want Now” ve “The World Might Not Live Through the Night”ın başı çektiği bir cevher dizisi saklı. Bir tren vagonunda güney şeridi boyunca yolculuk ediyormuş hissini yakalamanız hedeflenerek tasarlanmış albümü grubun önceki işlerinden ayırmanız kolay olmayacak, ama bunun felaketin habercisi olduğunu kim iddia edebilir ki?

8.0/10

 

blu-good-to-be-home

Blu – Good to Be Home

Genç yaşta muhteşem işler yapmanın laneti en sonunda kalkmışa benziyor. 2007’de Exile ile yapmış oldukları ortak albüm Below the Heavens’ın damaklarda bıraktığı eşsiz tadı nedeniyle ürettiği her proje ilk stüdyo albümü ile karşılaştırılan Blu, son albümüyle karşılaştırmalara beklenen yanıtı geç de olsa verebilmiş. Tüm prodüksiyonu Bombay tarafından gerçekleştirilen 20 şarkılık Good to Be Home ile California’lı müzisyenin hem geçmişe, hem de geleceğe göz kırptığını söylemek mümkün. Los Angeles esintileriyle süslenmiş parçaların müzikal kalite dışında diğer bir işlevi de Blu’nun nereye ait olduğunu bas bas bağırmak. “The West”, “Boyz N the Hood” ve “Dre Day” gibi yerel kültür baskın eserler gerçekten de sanatçının evinde olduğu hissini bizlere ulaştırabiliyor. Bunun yanı sıra sample’lar ile zenginleştirilmiş Batı tarzı altyapılar, ilk bakışta uzun görünen albümün çok daha kolaylıkla dinlenebilmesine fırsat veriyor. Kaçırmamanız tavsiye edilir.

7.5/10

 

CunninLynguists Strange Journey Volume 3

CunninLynguists – Strange Journey Volume 3

Grubun ilk sıra dışı yolculuğuna çıkışından bu yana 5 sene geçmiş ve CunninLynguists her seferinde daha ileriye varmayı başarabiliyor. Serinin üçüncü halkası olan mixtape’in bizlere hem prodüksiyon, hem de lirikalite alanında sunduğu önemli değerler var. İlk çıkışından bu yana tuhaflık derecesinde orijinal sample’lar ile yol alan ekibin radikal bir müzikal felsefe değişikliğine gideceğini düşünmek hayalcilik olurdu. Sampling’i doruklarda yaşatan 15 şarkı ve iki geçişten oluşan eserin en az 9-10 parçası kendi başına single albüm olmayı hak edecek cinsten. Çoğu CunninLynguists albümünde olduğu gibi SJV3’de de birkaç iddialı hit yerine kalite projenin geneline bölüştürülerek renkli bir tablo yaratımı tercih edilmiş. Bu özellik; ağır prodüksiyonlarla üzerine düşülen Top 10 listelerini zorlayacak şarkılar yerine çalışmanın tamamına duyulan güveni temsil ediyor. Masta Ace,  Tonedeff, Aesop Rock, Blu ve Psalm One’ı kısa sürelerle dinlememize olanak veren mixtape, şimdiden senenin en iyilerinden olmaya aday.

8.5/10

 

Isaiah Rashad - Cilvia Demo

Isaiah Rashad – Cilvia Demo

2014 bizlere gelecekte adını sıkça duyacağımız bir yeteneği senenin ilk ayında hediye etti: Isaiah Rashad. Amerika’nın güneyinden beklenmedik bir anda yükselen bu gencin ilk EP’si kendisini önemli Hip Hop eleştirmenlerinin radarına almaya yetti. 2013’ün eylül ayında Top Dawg Entertainment bünyesine katılan Rashad’ın piyasada muazzam bir etkisi yaratması yalnızca birkaç ayını aldı. Cilvia Demo 23 yaşındaki bir rapçinin ilk ciddi albüm denemesiymiş izlenimini kesinlikle yaratmıyor. Isaiah Rashad şimdiden tarzını oturtmuş, fazlasıyla rahat ve ne istediğini bilen bir olgunlukla hazırlamış parçalarını. Sound’ında soul ve jazz notalarını ayırt etmekte zorlanmıyor, genç Rashad’ın klasik “Southern rap” melodileriyle zenginleştirdiği hayat öyküsünü ilgiyle dinliyorsunuz. 14 şarkılık EP’nin özellikle ikinci kısmı Isaiah Rashad’a ısınmak ve onu daha yakından tanımak için eşi bulunmaz bir fırsat.

8.0/10

macmiller_faces

Mac Miller – Faces

Açık söylemek gerekirse Mac Miller’ın özgün veya sıra dışıdan çok tuhaf olduğunu düşünüyorum. Aşırı değişken tavırları ve şarkılarındaki fazlaca umursamaz tavrı bu işe olan bağlılığını zaman zaman sorgulamama sebep oluyor. Ama bunların hiçbiri son mixtape’i Faces’ın kalitesini göz ardı etmem için yeterli değil. Deneme yanılma yöntemiyle sürekli bir şeyler üretip içlerinden birkaçının tutmasını bekleyen halleriyle kimi zaman Lil’ Wayne’e benzeyebilen müzisyenin son stüdyo albümünden sonra bu projesinde de tatmin edici bir başarıya ulaşmış olması, olgunluk eşiğini  -elbette müzikal açıdan- aştığını gösteriyor. Karakteri ise çocukluk emareleriyle dolu, ancak bu özelliği albümde ona artı olarak geri dönmüş. Uyuşturucu, kadınlar ve çılgın partilerini olabildiğince açık sözlülükle dile getirdiği dizeleri belki de kariyerinin en üst seviyesine çıkardığı rap teknikleriyle bir araya gelince keyifli bir bir buçuk saat ortaya çıkıyor. Mac Miller’ın bir sonraki adımı atmasına ön ayaklık yapacak iş Faces olabilir.

7.5/10

 

¡Mayday! & Murs – Mursday

¡Mayday! & Murs – ¡MursDay!

¡Mayday! günümüz Hip Hop piyasasının en iyi grubu, sadece insanlar bunun farkında değiller. 2012’de gerçek anlamda ilk patlamalarını Take Me to Your Leader ile yapan, 2013’te Believers’ı çıkararak başarılarının bir tesadüf olmadığı kanıtlayan Miami’li grup, 2014’ü de boş geçmedi. Saçlarına veda ederek hepimizi hayal kırıklığına uğratan Murs’le güçlerini birleştirmeye karar verdiler ve bunun meyvelerini albümün çıkışının ilk gününde iTunes listelerinin ilk sırasına oturarak topladılar.  Gitarcı, basçı, davulcu ve perküsyoncusuyla Hip Hop tarihinin efsane grubu The Roots’un izinde yürüyen ekibin son çalışması yine akıllara durgunluk verecek derecede. Öylesi dengeli ve renkli bir albüm ki; ilk single çalışması olarak yayımladıkları “Tabletops” 16 şarkının (Deluxe edition) en az iyi olanı olarak gösterilebilir. Dinlediğiniz anda hiç eskimeyeceğini anladığınız çok sayıda şarkı, çok sayıda farklı ruh hali ve altyapı tarzıyla birlikte verilmiş. California ve Florida’yı bir araya getiren bu sanat eserini anlatmak için küçük paragrafım yeterli olmayacaktır.

8.5/10

 

Slaughterhouse_House_Rules-front-large

Slaughterhouse – House Rules

Slaughterhouse’un pek az müzik grubunda gözlemleyebileceğiniz müthiş bir kimyası var. Bu nedenle yaptıkları her işe 1-0 önde başlıyorlar. Son mixtape projeleri House Rules, kesinlikle Welcome to: Our House ile karşılaştırılabilecek veya karşılaştırılması gereken bir çalışma değil. Tam bir ara geçiş aşaması niteliğinde, dikkatli dinlediğinizde “Trade It All” gibi standartın üzerinde parçalarını yakalayabileceğiniz beklentileri karşılayan bir albüm olmuş. Stüdyo albümü olmadığı ve Billboard listelerini zorlamak gibi bir hedefle yola çıkılmadığı için çok daha serbest ve bağımsız bir tablo çizilebilmiş. Dört müzisyen de güçlü oldukları tüm çıplaklığıyla sergileyecek tarzlara bürünmüşler. House Rules dinlemezseniz kaybedeceğiniz değil, dinlerseniz kazanacağınız bir mixtape olarak tanımlanabilir.

7.0/10

ScHoolboy Q – Oxymoron: https://cannobre.wordpress.com/2014/03/10/oxymoron-album-incelemesi/

Freddie Gibbs & Madlib – Piñata: https://cannobre.wordpress.com/2014/04/17/pinata-album-incelemesi/

Top 10

10) Slaughterhouse – Trade It All

9) Mac Miller – Funeral

8) ¡Mayday! & Murs – New Years Day

7) ScHoolboy Q – Man of the Year

6) Isaiah Rashad – Heavenly Father

5) Atmosphere – The World Might Not Live Through the Night

4) Freddie Gibbs & Madlib feat. Danny Brown – High

3) CunninLynguists – Dying Breed

2) ScHoolboy Q – Hell of a Night

1) ¡Mayday! & Murs – Give You My All


“Freestyle King benim reklamım oldu” diyordu 2008 senesinde İzmirli İndigo. Gerçekten öyle olmuştu. Yarışmada finale çıkışı da finalde soğukkanlılığını yitirerek Da Poet’e sözlü ve fiziksel olarak ufak çapta saldırışı da büyük sürprizler ve reklamın iyisi kadar kötüsünün de faydalı olabileceğini gösteren kanıtlardı. Tarzı ve çizgisini harikulade bir biçimde ortaya koyduğu Madde Bağımlısı albümüyle kendini bir anda yeraltı piyasasının sayılı isimleri arasında bulan aykırı rapçinin 2010 senesinde dinleyicilerin beğenisine sunduğu Jonathan Livingston albümü ise hedeflenen ilgiye ulaşamadı. Oysa İndigo ne bir müzisyen olarak gerilemişti, ne de albüm teknik veya müzikal açıdan ilkine oranla eksiklikler içeriyordu. Farkı yaratan şey algıydı.

indigokapak-on

İndigo, isminin insanlar tarafından sıkça zikredilmeye başlanmasını sağlayan Hiphoplife Freestyle King yarışmasından aldığı rüzgarla haklı olarak vakit kaybetmeden piyasada yerini almak istedi. Madde Bağımlısı bu bağlamda atılmış fazlasıyla yerinde bir adımdı. Albüm eşi benzeri bulunmaz bir çalışmaya sahne olmuyordu; ne yeri yerinden oynatacak altyapılar vardı, ne de örneği görülmemiş flow’lar. Madde Bağımlısı’yı farklı kılan şey İndigo’nun kendisiydi aslında. Hassas kabul edilen konulara eveleyip gevelemeden net girişler yapması, yüksek cesaret ile yakınında dolaşılmaktan korkulan alanları deşmesi ve günün modasına boyun eğmeden kendi çizgisinde yürümesi hem İndigo, hem de albümünü sıra dışı kılmıştı.  Bunların yanı sıra Madde Bağımlısı görsellik ve çarpıcılığın üst seviyelerde tutulduğu, insanı kendisine çekmesi daha kolay olan bir işti. Amaç albümü eleştirmek değil; senesinin kaliteli albümlerinden olduğu tartışmasız. Yine de kendisini takip eden Jonathan Livingston’ın seviyesine asla ulaşamayacak ve zaten ulaşmıyor olması gereken bir çalışma.

Jonathan Livingston’ı ele aldığımızda müzikal açıdan etkileyicilik boyutu aşağıda tutulmuş, dinleyiciye nüfuz etmesi çok daha güç bir proje görüyoruz. “Rakibinim” gibi yarı agresif-yarı saldırgan parçalara rastlamak veya sözlerde “Rapi Bilcen” yoğunluğunda Hip Hop duymak pek olası değil. Bu nedenle sıradan rap dinleyicileri kendilerini albümün bir bölümünde konumlandırmak konusunda epey sıkıntı çektiler. Kimine politik içerik kaldırabileceğinden ağır geldi, kimisi ilk albümde hoşlandığı “İndigo dürüstlüğü” bu kez kendi değerleriyle ters düşünce rahatsız oldu ve sonuç olarak ortaya çoğunluğun kabullenemediği bir tablo çıktı. Böyle baktığımızda, Jonathan Livingston’ın tarih boyunca pek çok sanat eserinin602152_256853477803028_2107315798_n yaşadığı kadere ortak olduğu görülüyor. Derin düşünmeyi -dinlemeyi- sağlıklı gerçekleştiremeyen bireyler, çoğunlukta oldukları toplumlarda bu sayısal üstünlüklerinin katkısıyla düşüncelerini büyük gruplara farklı biçimlerde sunarak sağlıksız fikirlerin toplumda yer bulmasını sağlayabilirler. Jonathan Livingston kadar derin ve güçlü bir albümün çıkış sürecinden itibaren “sıradan beat’ler, basit sözler, öncekinden kötü” kisveleri altında insanlara servis edilmiş olması bu durumun yaşayan bir örneğidir.

Peki neydi Jonathan Livingston’ı bu kadar özel kılan ve kimselerin göremediği şeyler? İndigo net bir adamdır, müziğinin de böyle olmasından hoşlanır. Binlerce soyut kavramı birleştirerek ortaya hiçbir şey ifade etmeyen bir ürün çıkarmak yerine elle tutulabilir konulara yönelmeyi tercih eder. Türkçe rapin 2000’lerin ortasında yükselmeye başlayan profilinde genellikle soyut rapçiler ve onların müthiş komplike şarkıları ön plana çıkmış, rap dinlemeye bu yıllarda başlayan insanlar da bu akımlardan nasiplerini almışlardı. Kaliteli rap müziğin tanımı akıllarda böyle yer edince İndigo’nun daha şeffaf, içten ve direkt stilini yadırgadı belli başlı kitleler. Oysa 2010 çıkışlı albümün daha önce görülmemiş kadar belirgin bir teması -adını aldığı kitabın temasıyla paraleldir- ve yere sağlam basan mesajları vardı. “Çoksa para; seni kolayca severler” diyordu Tevfik Koçak paranın insanın çevresindekiler üzerindeki etkisini betimlerken ve bunu ne bir metafora başvurarak yapıyordu, ne de dinleyicinin içinde kendini kaybedeceği bulmacalar yaratarak. Başka bir parçasında “Sevmez ki devlet bizi, bekliyolar ölmemizi” diyordu cüretkar ses tonuyla. Abartıya kaçmadan, benzetmeler denizinde yüzmeden bir mühendis edasıyla doğrudan ulaşıyordu sonuca. Vermek istediği her mesajı vermeyi başarıyordu. Üstelik bunların hiçbiri “Benim rap’im seninkinden iyi”, “İzmir rap’te tek adres” gibi içi boş mesajlar değildi; aksine hayatın gerçeklerini anlatan, siyasi sorunlara eğilen, insan ilişkilerine ışık tutan, inanç meselelerini tartıya koyan canlı mesajlardı.

Jonathan Livingston’tan alınacak çok önemli bir ders var: Özgürlük. Bir martının özgür olma çabasının İzmirli İndigo’nun müziğinde can bulmuş bu hali, müzikte özgürlüğün ne denli kritik olduğunun fark edilmesine olanak sağlıyor. Bir sanatçının inanç dünyasını müziğinde işleyebilmesi, devletine korkusuzca sitem edebilmesi onu Jonathan’ın arzu ettiğindigo-2_89715211_bigi kadar özgür kılar ve Jonathan Livingston, Türk rap tarihinin şahit olduğu en özgür çalışmalardan birisidir. Zamanında yeterince iyi anlaşılamaması da tam bu yüzdendir. Belirli kalıpların içine sığınmak ve size uygun görülmüş alanın dışına çıkmadan ilerlemek, başta belli bir avantaj sağlayacak ve aksini uygulayanları sizin arkanıza itecektir. Ancak uzun vade düşünüldüğünde -çıkışından bu yana geçen 4 senelik süreç hala yeterli değil gibi görünüyor- kalıpları kırmış olmanın, cesaretinizi derinlere bastırmadan sergilemenin rüzgarı arkanıza alarak sizin istediğiniz rotaya gitmenizi sağlayacağını göreceksiniz. Tevfik Koçak vicdani reddin yasal olması gerektiğine -bu konuda tamamen onunlayım- ne kadar inanıyorsa, ben de Jonathan Livingston’ın bir gün herkes tarafından anlaşılacağına o kadar inanıyorum.


Indiana Pacers ne kadar iticiyse, Indiana’lı Fredrick Tipton’ın müziği o kadar çekici. Müzik kariyerine adımını attığı ilk günden beri gangsta ve midwest rap’i doruklarında icra eden Freddie Gibbs, yeni stüdyo albümünde bir caz tutkunu olan sıra dışı Hip Hop prodüktörü Madlib ile çalışarak hem kendine, hem de rakiplerine meydan okuyor. Gangsterlik ile nostalji ve doğu ile batının muhteşem birlikteliğini sizlere sunan Piñata, yıllardır cevabı aranan “Sergen ve Tümer aynı takımda oynar mı?” tipi soruları da kafanızdan silmenize yardımcı olacak.

Freddie Gibbs Madlib Pinata

Son albümü ESGN’i 2013 yazında çıkaran Freddie Gibbs, piyasaları alt üst etmese de Hip Hop dünyasının en yetenekli isimlerinden biri olduğunu eşe dosta göstermişti. Duruşundan asla ödün vermeyen Gibbs’in popüler piyasada göz önünde bulunmak gibi bir niyeti olmadığı onu tanıyan herkes tarafından bilinen bir gerçektir. Kayıtlarına 2011 senesinde başlanan -albümdeki “Thuggin’” şarkısı 2011 senesinde single olarak verilmişti, 2012 ve 2013’te de birer single yayımlandı- Piñata hakkında yine oldukça iddialıydı Gibbs. “Albümde tüm hatalarımı, yanlışlarımı ortaya döktüm. Herkese nasıl rap yapılır göstereceğim” diyordu Gary doğumlu rapçi. Aslında kendi tarzından çok uzak noktalarda dolaşan Madlib ile çalışması bile önemli bir özgüven belirtisi. Zamanında kendi caz grubunu bile kurmuş olan Madlib, albümdeki 17 şarkıda da tek prodüktör konumunda. Madlib Invazion isimli plak şirketi tarafından piyasaya sürülen albümdeki Freddie Gibbs performansıyla ilgili şöyle konuşuyor Oxnard’lı müzisyen: “O, tüm prodüksiyonu benim tarafımdan yapılmış bir albümün altından kalkabilecek az sayıda kişiden birisi.” Albümün hızlanan ve yavaşlayan tempoların egemenliğinde şekillenmesi ve adeta her şarkıda MC’nin ayak uydurmasını gerektirecek için yeni bir challenge’ın yer alması bu söylemi doğrular nitelikte. Tüm bu zorlukların olağanüstü sonuçlara dönüşmesine imkan veren şey ise Freddie Gibbs’in saf yeteneği ve geniş flow repertuarından başka bir şey değil.

Her şarkısının ismi tek bir kelimeden oluşan Piñata’nın kayıt süreci görmeye alıştığımızdan farklı gelişmiş. Madlib CD’ler dolusu altyapı çalışmasını Gibbs’e sunduktan sonra Indiana’lı sanatçı favorilerini seçerek kendi stüdyosunda vokal kayıtlarını hazırlamış  ve son dokunuşları yapması için Madlib’e geri göndermiş. 2011’den beri ortak projeler yürütmekte olan ikilinin bu karşılıklı müzikal güveni, meyvelerini 2014’ün nisan ayında vermiş görünüyor. California doğumlu prodüktörün funk, caz ve nostalji kokan en üst kalite sample’ları, Gibbs’in her kalıbın şeklini alabilecek akışkan flow’ları ile kaynaşmakta hiç zorlanmamış. Albüm boyunca MC’nin soğuk terler döktüğü veya ritme uyabilmek için kendi çizgisinin dışında yürümek durumunda kaldığı tek bir verse bile duyamıyorsunuz. Ve onca beat’in üstesinden ustaca gelirken konu bütünlüğünden, anlattıklarının gerçekliğinden asla ödün vermiyor. Piñata’da sertçe eleştirdiği Lil Wayne, Young Jeezy gibi rapçilerden farklılaşmasını sağlayan ana faktörlerden birisi de bu; müthiş zengin repertuarını sergilerken konu bukalemunluğu yapmaya ihtiyaç duymaması. Gangsta Gibbs ne geçmişinden utanç duyuyor, ne de yaşanmamış olayları dinleyiciye pazarlamaya çalışıyor.

Ne Freddie Gibbs, ne de Madlib birbirlerinin güçlü yanlarını ortaya çıkarabilmek için fedakarlıktan kaçınmışlar. 17 şarkılık genel tabloya göz attığımızda, gangster kimliği ile özdeşleşmiş Freddie’nin kimi zaman bu kimliğini ikinci plana alarak komedi ve hatta duygusal tarzlara yönelmiş olduğu gözlemleniyor. Madlib ise standart projelerinde tercih etmediği karanlık temalı altyapıları nadir de olsa kullanmış (“Bomb”) ve Gibbs’in performansını en uç noktaya çekmiş. Bu açıdan bakıldığında albümün bir bütünlük içerisinde olduğunu söylemek kesinlikle yerinde olur. Çoğu şarkının sonunda kullanılan, 1970’lerde siyahilerin rol aldığı ve ağırlıklı olarak siyah stereotype’ların konu edildiği “blaxploitation” filmlerden kesitler de bütünlüğü sağlama adına atılmış yaratıcı adımlar. Önceki projelerinde odaklanma problemi nedeniyle potansiyeline ulaşamadığı öne sürülen Freddie Gibbs’in -vardıysa- bu sorunu aştığı aşikar olan bir albüm Piñata.

Indiana’da doğmuş ve gençliğini geçirmişti Freddie Gibbs, ancak uzun süredir California’da yaşıyor. Piñata’da Batı tarafının hayatına ve müziğine etkisini görebilmek hayli mümkün. “Lakers”; ismiyle dahi kendini belli eden, “West Side anthem” konseptinde oldukça başarılı bir parça. Nakaratı albümün en iyilerinden olan şarkıda Gibbs’in hayallerinin peşinden koştuğu, müziği için ilham aldığı yerin California olduğu gibi sanatçının hayatıyla ilgili ilgi çekici detaylar yer alıyor. Zaten onu özel bir rapçi haline getiren kilit özelliklerden birisi de hayatına yönelik eşsiz tasvirleri. Pis işlerin her zaman içinde olduğunu ve olacağını vurguladığı “Shitsville”, çocukluğundan bugünlere nasıl geldiğini anlattığı “Knicks”, babasıyla olmayan ilişkisinden paranın hayatındaki yerine kadar pek çok konuya değindiği “Broken”, uyuşturucu ve esrar kokan geçmişini enine boyuna kurcaladığı “Thuggin’”, hapisteyken kız arkadaşının ihanetine uğrayan bir gangsterin yaşadığı kalp kırıklığını dile getirdiği “Deeper” kaliteli örnekler olarak değerlendirilebilir. Paraya sıkıştığı çocukluk yaşlarında ufak işlerle startını verdiği kirli iş kariyeri (kokain, esrar, hırsızlık ve aklınıza gelen her şey) zamanla hayatını kazandığı muazzam bir iş alanına dönüşmüş. “I got it selling nickel bags” (“Knicks”) dizesi Gibbs’in sıfır noktasından Piñata’ya kadar gelen hayatının bir özeti.

Albümdeki hit şarkıların başında tartışmasız “High” geliyor. Styles P’nin klasik albümü A Gangster and a Gentleman’dan “Good Times” şarkısını aklımıza getiren parça tamamen arkaya yaslanıp ot içme kafasında yapılmış. Son ayların yükselen isimlerinden Danny Brown’ın orijinal verse’ü ve uyuşturucu etkisi gibi yavaşlayan son nakarat dinleyeni sürükleyip götürüyor. “Harold’s” albümü özetler gibi; gangsta rap mentalitesiyle yazılmış sözler Madlib’in stilistik altyapısıyla harmanlanarak farklı bir boyutta sunulmuş. Ayrı bir parantez açılmadan geçilemeyecek şarkı ise “Real”; Freddie’nin gençlik yıllarından beri hayranlıkla takip ettiği -kısa süre öncesine kadar da birlikte çalışıyor olduğu- Young Jeezy ile şimdilerde neden bir savaş halinde olduğunu şüpheye yer bırakmadan açıklayan ve bir nevi tüm tartışmalara son noktayı koyan ağır bir darbe. İçeriği tam anlamıyla kavrayabilmek için RapGenius yardımı almanızı şart koşan nefis bir Gangsta Gibbs imzası. Altyapının ilk ve ikinci verse için çok farklı melodilerde seyrettiği şarkıda “I thought the world was at my feet when I linked up with Snow / But I refuse to be his flunkie, so we don’t kick it no mo’”, “You wanna be Jay-Z? N.gga you just a fucking puppet”, “Don’t make me expose you to those who don’t know you” gibi iddialı söylemler yer almakta. Jeezy’den bir cevap gelmeyeceği tahmin edilebilir, gelirse Freddie’nin yetenek olarak kendisinden ne kadar yukarıda olduğunun yeniden görülmesini sağlayacaktır yalnızca.

“Faces, smiling faces, they keep me motivated…” (“Robes”) Paranın üzerindeki yüzlerin ve kendisini destekleyenlerin yüzlerindeki gülümsemelerin onu motive ettiğini söylüyor Fredrick Tipton. Yaptığınız işe böylesine bağlıysanız, korkusuz ve dürüst bir tavırla sizi takip eden kişilere yaklaşıyorsanız, bir de çok özel yeteneklere sahipseniz; ikisine de ulaşmanız pek zor olmayacaktır. Freddie Gibbs Hip Hop sektörünün saf yetenek olarak belki de bir numarası. Bugüne kadar çoğu projesinde bu kabiliyetini doğru prodüksiyonlarla birleştiremediğinden yakınılmıştı. Madlib ve onun kalibresinde isimlerle çalışmaya devam ettiği sürece 2014’ün en iyi albümü olmaya aday Piñata benzeri sayısız projeyle karşımıza çıkacağı şüphesiz. Doğu-Batı sentezi için ekstrem örneklere yoğunlaşmanıza gerek yok, Freddie Gibbs ve Madlib’e bakmanız yeterli.

Top 5: 1) High 2) Harold’s 3) Lakers 4) Shitsville 5) Robes

MadGibbs


Derleme albümleri çok dinledik. Birlikte müzik yapmaktan hoşlanan kişilerin ortak bir firmanın/grubun çatısı altına girerek veya bir araya gelip şarkılar üreterek ortaya çıkardığı bu albümler; Amerika’da solo kariyer öncesi önemli bir kendini gösterme fırsatı olarak değerlendirilirken, ülkemizde bugüne kadar bir ekibin diğer ekiplerden iyi olduğunu vurgulamasından başka bir işe yaramadı. Üstelik bahsedilen profildeki albümler sonrası ne oluşumun üyeleri kendi kariyerlerinde daha iyi noktalara gelebildi, ne de topluluk uzun süre bir arada kalabildi. Batarya Company, altında 7 kişilik kadrosunun imzası bulunan Stereotype albümü ile riskleri göze alarak önceki örneklerden farklı bir yerde durmayı hedeflediğini anlatıyor bizlere.

Oluşum albümü dendiğinde aklıma gelen ilk örnek Kadıköy Acil Mixtape Vol.1 olmuştur her zaman. Büyük umutlar ve iddialarla piyasa sürülen, üstelik zamanının en başarılı albümlerinden olan çalışmanın adında “Volume 1” geçmesine rağmen ikincisi hiçbir zaman yapılamadı ve kısa süre içerisinde ekip bölünmelere uğradı. Bu nedenle kendi şehir veya lokasyonunu yücelten, her şarkısında en az 3 kez (politik bir şaka içermez) grup adı geçiren ve kalabalık şarkıların verse’lerinde istisnasız şekilde ekiptekilerin adını tek tek sayan dizeler içeren albümlerin samimiyetine inanmam. Adı bana sıradan bir rap oluşumundan çok profesyonel bir müzik grubu olma amacı taşıdığı hissini veren Batarya Company’nin yeni albümünde yalnızca “grup tanıtım şarkısı” konseptindeki “Stereotype” şarkısında bu saydığım olumsuz özelliklere şahit olmuş olmak umut verici. Allame, Deviasend, Hasip Aksu, Leşker Asakir, Lider, Necip Mahfuz ve Taki’den -hay Allah, isimleri sıralamış bulundum- oluşan ekip, bu albüm ile potansiyelli bir müzikal topluluk olduklarını kanıtlarken pek çok fırsatı da kaçırmış gözüktüler.

Batarya Company - Stereotype

2010-2012 seneleri arası tüm Türkçe rap piyasasını etkisine almış olan aşk ve kavganın yarışında kavga tarafında bulunmayı seçen rapçileri bir araya getiren Batarya Company, ben dahil pek çok kişi için “Battle rap yapmayı seven birkaç kişi” olarak nitelendirilebilecek gerçek bir stereotype aslında. Bugüne kadar sert mizaçları ve duygusallıktan uzak müzikleri ile ön planda olmayı yeğlemiş isimlerin güçlerini birleştirmesi hem beklenen, hem de beklenmeyen sonuçlar doğurmuş. Kısım kısım deneysel olarak bile öne sürebileceğimiz altyapıların iskeletini oluşturduğu albümde rap dışındaki müzik türlerine neredeyse hiç pas verilmemiş. Anlaşılan o ki Batarya hiçbir zaman “Biraz da rap dinlemeyen kesimden dinleyici kazanayım” mantığında olmayacak. Ağırlıklı olarak Deviasend tarafından hazırlanan beat’ler fazlasıyla elektronik, sample’dan uzak ve şarkı içinde değişkenlik gösterebilen -öyle ki bir beat’e aynı anda hem sevgi, hem de nefret duyabilirsiniz-  dinamik bir niteliğe sahipler. MC’lerin tarzlarına gayet uygun olduğunu söyleyebileceğimiz yaratıcı altyapılara ayak uyduracak yaratıcı verse düzenlerinin üzerinde ise yeterince durulmamış. Verse-nakarat-verse-nakarat sisteminin zaman zaman dışına çıkarak serbestliğe yönelmek; bir yandan beklentileri daha iyi doyururken, diğer yandan da birlik ve uyum mesajını daha kuvvetli verebilirdi.

Albüm içerisinde Batarya Company’nin müzikten çok dostluğu ön planda tutan bir topluluk olduğunu öne süren sözler mevcut, albümün genel yapısı da bunu destekler nitelikte. Genel bir mesaj belirleyerek spesifik konular üzerinden giden şarkılar yerine serbest kürsü stilini benimseyen çalışmalar görüyoruz. MC’ler aynı şarkı içinde bile olsa birbirlerinden çok farklı konulardan bahsedebiliyorlar. Bu durumun olumlu yanı; Batarya’yı aynı çatı altında toplayan şeyin müzikal çıkarlar değil, arkadaşlık ilişkileri olduğunu kanıtlaması. Olumsuz yanı ise albümün bütünlükten uzak, kaydedilmiş bazı şarkıların toplanmasıyla oluşmuş bir proje olduğu düşüncesine yol açabilecek olması. Şahsi düşüncem; en azından birkaç şarkıda tek bir konuya odaklanılıp, MC’lerin kendi vokal tarzları ve sözleriyle bu konuyu dinleyenlere aktarmalarının albüme renk katacağıdır. Tematik şarkılar dinlemesi en keyifli şarkı tiplerinden birisi olmuştur her zaman.

Albümün genelinde politik tartışmalara girmekten çekinilmediği açıkça görülebilir. “Stereotype” şarkısında Necip Mahfuz’un “Kalbim Gezi gibi kocaman” diyerek başladığı bölümü ve Allame’nin “Şikayet”te yaptığı başarılı sosyo-politik analiz aklımda 1959327_430863810392091_434823995_nkalanların başında geliyor. Farklı müzik türünden dinleyicilere yönelmeyen ekibin politik görüşlerini korkusuzca ortaya koyarak olası bir dinleyici kaybını da göze almış olması kendilerinden ne denli emin olduklarını ifade eden pozitif bir tavır. Söz konusu sanat olduğunda tarafsız olunamayacak dalların başında siyaset gelir. Batarya’nın sağlam duruşu ve gündem maddelerine kayıtsız kalamayan tutumu dinleyenler tarafından mutlaka takdir edilecektir.

Batarya Company’nin Stereotype ile kaçırdığı önemli fırsatlardan birisi Hasip Aksu. Tarz bakımından birbirine benzerlik gösteren özellikleri olan ekibin diğer üyelerinden kolayca sıyrılabilen Aksu’ya daha büyük bir rol biçilmiş olmasını arzulardım. Albümde yalnızca okuduğu nakaratıyla dinlenebilir kıldığı şarkılar var (Asparagas, Tabiatname) ve kanaatimce albümde müthiş istikrarlı bir performans vermiş, ancak genel olarak kendisine düşen bölümler oldukça kısa -bu kendisinin bir isteği de olabilir elbette-. Lider ile düeti “Artık İnanma”da uzun bölümler ve yüksek serbestlik ile çok üst seviyelere çıkabileceğini göstermişti. Benzer bir düzene sahip en az 1-2 şarkıya yer verilebilirmiş, albümün yapısı buna gayet uygun. “Tuzak” tipinde altyapılara sahip parçalarda Hasip Aksu’nun genişletilmiş bir role sahip olması çok önemli. Daha yaratıcı nakaratlar ve saniyesi arttırılmış şarkılar hem Aksu, hem de Batarya’ya fayda sağlayacaktır.

Tereddüt etmeden “Ayaz ve Çöl”ü albümün en iyisi olarak gösterebilirim. Albümün bazı şarkılarının fazla uzun olduğundan yakınan kendimi kısalığından şikayet ederken bulduğum bir parça. Ayrıca bir “Hasip Aksu’lu versiyon”u kesinlikle hak ediyor. Sıyrılan diğer parçalara göz atıldığında listenin üst sıralarına Allame’nin domine ettiği “Şikayet” ve Lider’in bir adım öne çıktığı “Truva Atı” yazılabilir. Albüm genelinde de buna paralel olarak özellikle Allame, Lider ve Necip Mahfuz’un tempoları hoşuma gitti. Fazla iniş-çıkış yaşamadan belli bir düzeyin üstünde seyreden eforlar sergilediklerini gözlemledim. Birbirini iyi tanıyan, yine de müzikal anlamda daha iyi tamamlaması gereken bir ekip görüntüsü çiziyor Batarya Company. Kesinkes potansiyelliler ve bu potansiyele ulaşabilecek arzuları olduğu da görülüyor. Her halükarda Stereotype albümü bana şunu dedirtmeyi başardı: Eskişehir’de Yılmaz Büyükerşen dışında da güzel şeyler oluyormuş.

maxresdefault