Posts Tagged ‘Hip Hop’


“Freestyle King benim reklamım oldu” diyordu 2008 senesinde İzmirli İndigo. Gerçekten öyle olmuştu. Yarışmada finale çıkışı da finalde soğukkanlılığını yitirerek Da Poet’e sözlü ve fiziksel olarak ufak çapta saldırışı da büyük sürprizler ve reklamın iyisi kadar kötüsünün de faydalı olabileceğini gösteren kanıtlardı. Tarzı ve çizgisini harikulade bir biçimde ortaya koyduğu Madde Bağımlısı albümüyle kendini bir anda yeraltı piyasasının sayılı isimleri arasında bulan aykırı rapçinin 2010 senesinde dinleyicilerin beğenisine sunduğu Jonathan Livingston albümü ise hedeflenen ilgiye ulaşamadı. Oysa İndigo ne bir müzisyen olarak gerilemişti, ne de albüm teknik veya müzikal açıdan ilkine oranla eksiklikler içeriyordu. Farkı yaratan şey algıydı.

indigokapak-on

İndigo, isminin insanlar tarafından sıkça zikredilmeye başlanmasını sağlayan Hiphoplife Freestyle King yarışmasından aldığı rüzgarla haklı olarak vakit kaybetmeden piyasada yerini almak istedi. Madde Bağımlısı bu bağlamda atılmış fazlasıyla yerinde bir adımdı. Albüm eşi benzeri bulunmaz bir çalışmaya sahne olmuyordu; ne yeri yerinden oynatacak altyapılar vardı, ne de örneği görülmemiş flow’lar. Madde Bağımlısı’yı farklı kılan şey İndigo’nun kendisiydi aslında. Hassas kabul edilen konulara eveleyip gevelemeden net girişler yapması, yüksek cesaret ile yakınında dolaşılmaktan korkulan alanları deşmesi ve günün modasına boyun eğmeden kendi çizgisinde yürümesi hem İndigo, hem de albümünü sıra dışı kılmıştı.  Bunların yanı sıra Madde Bağımlısı görsellik ve çarpıcılığın üst seviyelerde tutulduğu, insanı kendisine çekmesi daha kolay olan bir işti. Amaç albümü eleştirmek değil; senesinin kaliteli albümlerinden olduğu tartışmasız. Yine de kendisini takip eden Jonathan Livingston’ın seviyesine asla ulaşamayacak ve zaten ulaşmıyor olması gereken bir çalışma.

Jonathan Livingston’ı ele aldığımızda müzikal açıdan etkileyicilik boyutu aşağıda tutulmuş, dinleyiciye nüfuz etmesi çok daha güç bir proje görüyoruz. “Rakibinim” gibi yarı agresif-yarı saldırgan parçalara rastlamak veya sözlerde “Rapi Bilcen” yoğunluğunda Hip Hop duymak pek olası değil. Bu nedenle sıradan rap dinleyicileri kendilerini albümün bir bölümünde konumlandırmak konusunda epey sıkıntı çektiler. Kimine politik içerik kaldırabileceğinden ağır geldi, kimisi ilk albümde hoşlandığı “İndigo dürüstlüğü” bu kez kendi değerleriyle ters düşünce rahatsız oldu ve sonuç olarak ortaya çoğunluğun kabullenemediği bir tablo çıktı. Böyle baktığımızda, Jonathan Livingston’ın tarih boyunca pek çok sanat eserinin602152_256853477803028_2107315798_n yaşadığı kadere ortak olduğu görülüyor. Derin düşünmeyi -dinlemeyi- sağlıklı gerçekleştiremeyen bireyler, çoğunlukta oldukları toplumlarda bu sayısal üstünlüklerinin katkısıyla düşüncelerini büyük gruplara farklı biçimlerde sunarak sağlıksız fikirlerin toplumda yer bulmasını sağlayabilirler. Jonathan Livingston kadar derin ve güçlü bir albümün çıkış sürecinden itibaren “sıradan beat’ler, basit sözler, öncekinden kötü” kisveleri altında insanlara servis edilmiş olması bu durumun yaşayan bir örneğidir.

Peki neydi Jonathan Livingston’ı bu kadar özel kılan ve kimselerin göremediği şeyler? İndigo net bir adamdır, müziğinin de böyle olmasından hoşlanır. Binlerce soyut kavramı birleştirerek ortaya hiçbir şey ifade etmeyen bir ürün çıkarmak yerine elle tutulabilir konulara yönelmeyi tercih eder. Türkçe rapin 2000’lerin ortasında yükselmeye başlayan profilinde genellikle soyut rapçiler ve onların müthiş komplike şarkıları ön plana çıkmış, rap dinlemeye bu yıllarda başlayan insanlar da bu akımlardan nasiplerini almışlardı. Kaliteli rap müziğin tanımı akıllarda böyle yer edince İndigo’nun daha şeffaf, içten ve direkt stilini yadırgadı belli başlı kitleler. Oysa 2010 çıkışlı albümün daha önce görülmemiş kadar belirgin bir teması -adını aldığı kitabın temasıyla paraleldir- ve yere sağlam basan mesajları vardı. “Çoksa para; seni kolayca severler” diyordu Tevfik Koçak paranın insanın çevresindekiler üzerindeki etkisini betimlerken ve bunu ne bir metafora başvurarak yapıyordu, ne de dinleyicinin içinde kendini kaybedeceği bulmacalar yaratarak. Başka bir parçasında “Sevmez ki devlet bizi, bekliyolar ölmemizi” diyordu cüretkar ses tonuyla. Abartıya kaçmadan, benzetmeler denizinde yüzmeden bir mühendis edasıyla doğrudan ulaşıyordu sonuca. Vermek istediği her mesajı vermeyi başarıyordu. Üstelik bunların hiçbiri “Benim rap’im seninkinden iyi”, “İzmir rap’te tek adres” gibi içi boş mesajlar değildi; aksine hayatın gerçeklerini anlatan, siyasi sorunlara eğilen, insan ilişkilerine ışık tutan, inanç meselelerini tartıya koyan canlı mesajlardı.

Jonathan Livingston’tan alınacak çok önemli bir ders var: Özgürlük. Bir martının özgür olma çabasının İzmirli İndigo’nun müziğinde can bulmuş bu hali, müzikte özgürlüğün ne denli kritik olduğunun fark edilmesine olanak sağlıyor. Bir sanatçının inanç dünyasını müziğinde işleyebilmesi, devletine korkusuzca sitem edebilmesi onu Jonathan’ın arzu ettiğindigo-2_89715211_bigi kadar özgür kılar ve Jonathan Livingston, Türk rap tarihinin şahit olduğu en özgür çalışmalardan birisidir. Zamanında yeterince iyi anlaşılamaması da tam bu yüzdendir. Belirli kalıpların içine sığınmak ve size uygun görülmüş alanın dışına çıkmadan ilerlemek, başta belli bir avantaj sağlayacak ve aksini uygulayanları sizin arkanıza itecektir. Ancak uzun vade düşünüldüğünde -çıkışından bu yana geçen 4 senelik süreç hala yeterli değil gibi görünüyor- kalıpları kırmış olmanın, cesaretinizi derinlere bastırmadan sergilemenin rüzgarı arkanıza alarak sizin istediğiniz rotaya gitmenizi sağlayacağını göreceksiniz. Tevfik Koçak vicdani reddin yasal olması gerektiğine -bu konuda tamamen onunlayım- ne kadar inanıyorsa, ben de Jonathan Livingston’ın bir gün herkes tarafından anlaşılacağına o kadar inanıyorum.

Advertisements

Indiana Pacers ne kadar iticiyse, Indiana’lı Fredrick Tipton’ın müziği o kadar çekici. Müzik kariyerine adımını attığı ilk günden beri gangsta ve midwest rap’i doruklarında icra eden Freddie Gibbs, yeni stüdyo albümünde bir caz tutkunu olan sıra dışı Hip Hop prodüktörü Madlib ile çalışarak hem kendine, hem de rakiplerine meydan okuyor. Gangsterlik ile nostalji ve doğu ile batının muhteşem birlikteliğini sizlere sunan Piñata, yıllardır cevabı aranan “Sergen ve Tümer aynı takımda oynar mı?” tipi soruları da kafanızdan silmenize yardımcı olacak.

Freddie Gibbs Madlib Pinata

Son albümü ESGN’i 2013 yazında çıkaran Freddie Gibbs, piyasaları alt üst etmese de Hip Hop dünyasının en yetenekli isimlerinden biri olduğunu eşe dosta göstermişti. Duruşundan asla ödün vermeyen Gibbs’in popüler piyasada göz önünde bulunmak gibi bir niyeti olmadığı onu tanıyan herkes tarafından bilinen bir gerçektir. Kayıtlarına 2011 senesinde başlanan -albümdeki “Thuggin’” şarkısı 2011 senesinde single olarak verilmişti, 2012 ve 2013’te de birer single yayımlandı- Piñata hakkında yine oldukça iddialıydı Gibbs. “Albümde tüm hatalarımı, yanlışlarımı ortaya döktüm. Herkese nasıl rap yapılır göstereceğim” diyordu Gary doğumlu rapçi. Aslında kendi tarzından çok uzak noktalarda dolaşan Madlib ile çalışması bile önemli bir özgüven belirtisi. Zamanında kendi caz grubunu bile kurmuş olan Madlib, albümdeki 17 şarkıda da tek prodüktör konumunda. Madlib Invazion isimli plak şirketi tarafından piyasaya sürülen albümdeki Freddie Gibbs performansıyla ilgili şöyle konuşuyor Oxnard’lı müzisyen: “O, tüm prodüksiyonu benim tarafımdan yapılmış bir albümün altından kalkabilecek az sayıda kişiden birisi.” Albümün hızlanan ve yavaşlayan tempoların egemenliğinde şekillenmesi ve adeta her şarkıda MC’nin ayak uydurmasını gerektirecek için yeni bir challenge’ın yer alması bu söylemi doğrular nitelikte. Tüm bu zorlukların olağanüstü sonuçlara dönüşmesine imkan veren şey ise Freddie Gibbs’in saf yeteneği ve geniş flow repertuarından başka bir şey değil.

Her şarkısının ismi tek bir kelimeden oluşan Piñata’nın kayıt süreci görmeye alıştığımızdan farklı gelişmiş. Madlib CD’ler dolusu altyapı çalışmasını Gibbs’e sunduktan sonra Indiana’lı sanatçı favorilerini seçerek kendi stüdyosunda vokal kayıtlarını hazırlamış  ve son dokunuşları yapması için Madlib’e geri göndermiş. 2011’den beri ortak projeler yürütmekte olan ikilinin bu karşılıklı müzikal güveni, meyvelerini 2014’ün nisan ayında vermiş görünüyor. California doğumlu prodüktörün funk, caz ve nostalji kokan en üst kalite sample’ları, Gibbs’in her kalıbın şeklini alabilecek akışkan flow’ları ile kaynaşmakta hiç zorlanmamış. Albüm boyunca MC’nin soğuk terler döktüğü veya ritme uyabilmek için kendi çizgisinin dışında yürümek durumunda kaldığı tek bir verse bile duyamıyorsunuz. Ve onca beat’in üstesinden ustaca gelirken konu bütünlüğünden, anlattıklarının gerçekliğinden asla ödün vermiyor. Piñata’da sertçe eleştirdiği Lil Wayne, Young Jeezy gibi rapçilerden farklılaşmasını sağlayan ana faktörlerden birisi de bu; müthiş zengin repertuarını sergilerken konu bukalemunluğu yapmaya ihtiyaç duymaması. Gangsta Gibbs ne geçmişinden utanç duyuyor, ne de yaşanmamış olayları dinleyiciye pazarlamaya çalışıyor.

Ne Freddie Gibbs, ne de Madlib birbirlerinin güçlü yanlarını ortaya çıkarabilmek için fedakarlıktan kaçınmışlar. 17 şarkılık genel tabloya göz attığımızda, gangster kimliği ile özdeşleşmiş Freddie’nin kimi zaman bu kimliğini ikinci plana alarak komedi ve hatta duygusal tarzlara yönelmiş olduğu gözlemleniyor. Madlib ise standart projelerinde tercih etmediği karanlık temalı altyapıları nadir de olsa kullanmış (“Bomb”) ve Gibbs’in performansını en uç noktaya çekmiş. Bu açıdan bakıldığında albümün bir bütünlük içerisinde olduğunu söylemek kesinlikle yerinde olur. Çoğu şarkının sonunda kullanılan, 1970’lerde siyahilerin rol aldığı ve ağırlıklı olarak siyah stereotype’ların konu edildiği “blaxploitation” filmlerden kesitler de bütünlüğü sağlama adına atılmış yaratıcı adımlar. Önceki projelerinde odaklanma problemi nedeniyle potansiyeline ulaşamadığı öne sürülen Freddie Gibbs’in -vardıysa- bu sorunu aştığı aşikar olan bir albüm Piñata.

Indiana’da doğmuş ve gençliğini geçirmişti Freddie Gibbs, ancak uzun süredir California’da yaşıyor. Piñata’da Batı tarafının hayatına ve müziğine etkisini görebilmek hayli mümkün. “Lakers”; ismiyle dahi kendini belli eden, “West Side anthem” konseptinde oldukça başarılı bir parça. Nakaratı albümün en iyilerinden olan şarkıda Gibbs’in hayallerinin peşinden koştuğu, müziği için ilham aldığı yerin California olduğu gibi sanatçının hayatıyla ilgili ilgi çekici detaylar yer alıyor. Zaten onu özel bir rapçi haline getiren kilit özelliklerden birisi de hayatına yönelik eşsiz tasvirleri. Pis işlerin her zaman içinde olduğunu ve olacağını vurguladığı “Shitsville”, çocukluğundan bugünlere nasıl geldiğini anlattığı “Knicks”, babasıyla olmayan ilişkisinden paranın hayatındaki yerine kadar pek çok konuya değindiği “Broken”, uyuşturucu ve esrar kokan geçmişini enine boyuna kurcaladığı “Thuggin’”, hapisteyken kız arkadaşının ihanetine uğrayan bir gangsterin yaşadığı kalp kırıklığını dile getirdiği “Deeper” kaliteli örnekler olarak değerlendirilebilir. Paraya sıkıştığı çocukluk yaşlarında ufak işlerle startını verdiği kirli iş kariyeri (kokain, esrar, hırsızlık ve aklınıza gelen her şey) zamanla hayatını kazandığı muazzam bir iş alanına dönüşmüş. “I got it selling nickel bags” (“Knicks”) dizesi Gibbs’in sıfır noktasından Piñata’ya kadar gelen hayatının bir özeti.

Albümdeki hit şarkıların başında tartışmasız “High” geliyor. Styles P’nin klasik albümü A Gangster and a Gentleman’dan “Good Times” şarkısını aklımıza getiren parça tamamen arkaya yaslanıp ot içme kafasında yapılmış. Son ayların yükselen isimlerinden Danny Brown’ın orijinal verse’ü ve uyuşturucu etkisi gibi yavaşlayan son nakarat dinleyeni sürükleyip götürüyor. “Harold’s” albümü özetler gibi; gangsta rap mentalitesiyle yazılmış sözler Madlib’in stilistik altyapısıyla harmanlanarak farklı bir boyutta sunulmuş. Ayrı bir parantez açılmadan geçilemeyecek şarkı ise “Real”; Freddie’nin gençlik yıllarından beri hayranlıkla takip ettiği -kısa süre öncesine kadar da birlikte çalışıyor olduğu- Young Jeezy ile şimdilerde neden bir savaş halinde olduğunu şüpheye yer bırakmadan açıklayan ve bir nevi tüm tartışmalara son noktayı koyan ağır bir darbe. İçeriği tam anlamıyla kavrayabilmek için RapGenius yardımı almanızı şart koşan nefis bir Gangsta Gibbs imzası. Altyapının ilk ve ikinci verse için çok farklı melodilerde seyrettiği şarkıda “I thought the world was at my feet when I linked up with Snow / But I refuse to be his flunkie, so we don’t kick it no mo’”, “You wanna be Jay-Z? N.gga you just a fucking puppet”, “Don’t make me expose you to those who don’t know you” gibi iddialı söylemler yer almakta. Jeezy’den bir cevap gelmeyeceği tahmin edilebilir, gelirse Freddie’nin yetenek olarak kendisinden ne kadar yukarıda olduğunun yeniden görülmesini sağlayacaktır yalnızca.

“Faces, smiling faces, they keep me motivated…” (“Robes”) Paranın üzerindeki yüzlerin ve kendisini destekleyenlerin yüzlerindeki gülümsemelerin onu motive ettiğini söylüyor Fredrick Tipton. Yaptığınız işe böylesine bağlıysanız, korkusuz ve dürüst bir tavırla sizi takip eden kişilere yaklaşıyorsanız, bir de çok özel yeteneklere sahipseniz; ikisine de ulaşmanız pek zor olmayacaktır. Freddie Gibbs Hip Hop sektörünün saf yetenek olarak belki de bir numarası. Bugüne kadar çoğu projesinde bu kabiliyetini doğru prodüksiyonlarla birleştiremediğinden yakınılmıştı. Madlib ve onun kalibresinde isimlerle çalışmaya devam ettiği sürece 2014’ün en iyi albümü olmaya aday Piñata benzeri sayısız projeyle karşımıza çıkacağı şüphesiz. Doğu-Batı sentezi için ekstrem örneklere yoğunlaşmanıza gerek yok, Freddie Gibbs ve Madlib’e bakmanız yeterli.

Top 5: 1) High 2) Harold’s 3) Lakers 4) Shitsville 5) Robes

MadGibbs


Derleme albümleri çok dinledik. Birlikte müzik yapmaktan hoşlanan kişilerin ortak bir firmanın/grubun çatısı altına girerek veya bir araya gelip şarkılar üreterek ortaya çıkardığı bu albümler; Amerika’da solo kariyer öncesi önemli bir kendini gösterme fırsatı olarak değerlendirilirken, ülkemizde bugüne kadar bir ekibin diğer ekiplerden iyi olduğunu vurgulamasından başka bir işe yaramadı. Üstelik bahsedilen profildeki albümler sonrası ne oluşumun üyeleri kendi kariyerlerinde daha iyi noktalara gelebildi, ne de topluluk uzun süre bir arada kalabildi. Batarya Company, altında 7 kişilik kadrosunun imzası bulunan Stereotype albümü ile riskleri göze alarak önceki örneklerden farklı bir yerde durmayı hedeflediğini anlatıyor bizlere.

Oluşum albümü dendiğinde aklıma gelen ilk örnek Kadıköy Acil Mixtape Vol.1 olmuştur her zaman. Büyük umutlar ve iddialarla piyasa sürülen, üstelik zamanının en başarılı albümlerinden olan çalışmanın adında “Volume 1” geçmesine rağmen ikincisi hiçbir zaman yapılamadı ve kısa süre içerisinde ekip bölünmelere uğradı. Bu nedenle kendi şehir veya lokasyonunu yücelten, her şarkısında en az 3 kez (politik bir şaka içermez) grup adı geçiren ve kalabalık şarkıların verse’lerinde istisnasız şekilde ekiptekilerin adını tek tek sayan dizeler içeren albümlerin samimiyetine inanmam. Adı bana sıradan bir rap oluşumundan çok profesyonel bir müzik grubu olma amacı taşıdığı hissini veren Batarya Company’nin yeni albümünde yalnızca “grup tanıtım şarkısı” konseptindeki “Stereotype” şarkısında bu saydığım olumsuz özelliklere şahit olmuş olmak umut verici. Allame, Deviasend, Hasip Aksu, Leşker Asakir, Lider, Necip Mahfuz ve Taki’den -hay Allah, isimleri sıralamış bulundum- oluşan ekip, bu albüm ile potansiyelli bir müzikal topluluk olduklarını kanıtlarken pek çok fırsatı da kaçırmış gözüktüler.

Batarya Company - Stereotype

2010-2012 seneleri arası tüm Türkçe rap piyasasını etkisine almış olan aşk ve kavganın yarışında kavga tarafında bulunmayı seçen rapçileri bir araya getiren Batarya Company, ben dahil pek çok kişi için “Battle rap yapmayı seven birkaç kişi” olarak nitelendirilebilecek gerçek bir stereotype aslında. Bugüne kadar sert mizaçları ve duygusallıktan uzak müzikleri ile ön planda olmayı yeğlemiş isimlerin güçlerini birleştirmesi hem beklenen, hem de beklenmeyen sonuçlar doğurmuş. Kısım kısım deneysel olarak bile öne sürebileceğimiz altyapıların iskeletini oluşturduğu albümde rap dışındaki müzik türlerine neredeyse hiç pas verilmemiş. Anlaşılan o ki Batarya hiçbir zaman “Biraz da rap dinlemeyen kesimden dinleyici kazanayım” mantığında olmayacak. Ağırlıklı olarak Deviasend tarafından hazırlanan beat’ler fazlasıyla elektronik, sample’dan uzak ve şarkı içinde değişkenlik gösterebilen -öyle ki bir beat’e aynı anda hem sevgi, hem de nefret duyabilirsiniz-  dinamik bir niteliğe sahipler. MC’lerin tarzlarına gayet uygun olduğunu söyleyebileceğimiz yaratıcı altyapılara ayak uyduracak yaratıcı verse düzenlerinin üzerinde ise yeterince durulmamış. Verse-nakarat-verse-nakarat sisteminin zaman zaman dışına çıkarak serbestliğe yönelmek; bir yandan beklentileri daha iyi doyururken, diğer yandan da birlik ve uyum mesajını daha kuvvetli verebilirdi.

Albüm içerisinde Batarya Company’nin müzikten çok dostluğu ön planda tutan bir topluluk olduğunu öne süren sözler mevcut, albümün genel yapısı da bunu destekler nitelikte. Genel bir mesaj belirleyerek spesifik konular üzerinden giden şarkılar yerine serbest kürsü stilini benimseyen çalışmalar görüyoruz. MC’ler aynı şarkı içinde bile olsa birbirlerinden çok farklı konulardan bahsedebiliyorlar. Bu durumun olumlu yanı; Batarya’yı aynı çatı altında toplayan şeyin müzikal çıkarlar değil, arkadaşlık ilişkileri olduğunu kanıtlaması. Olumsuz yanı ise albümün bütünlükten uzak, kaydedilmiş bazı şarkıların toplanmasıyla oluşmuş bir proje olduğu düşüncesine yol açabilecek olması. Şahsi düşüncem; en azından birkaç şarkıda tek bir konuya odaklanılıp, MC’lerin kendi vokal tarzları ve sözleriyle bu konuyu dinleyenlere aktarmalarının albüme renk katacağıdır. Tematik şarkılar dinlemesi en keyifli şarkı tiplerinden birisi olmuştur her zaman.

Albümün genelinde politik tartışmalara girmekten çekinilmediği açıkça görülebilir. “Stereotype” şarkısında Necip Mahfuz’un “Kalbim Gezi gibi kocaman” diyerek başladığı bölümü ve Allame’nin “Şikayet”te yaptığı başarılı sosyo-politik analiz aklımda 1959327_430863810392091_434823995_nkalanların başında geliyor. Farklı müzik türünden dinleyicilere yönelmeyen ekibin politik görüşlerini korkusuzca ortaya koyarak olası bir dinleyici kaybını da göze almış olması kendilerinden ne denli emin olduklarını ifade eden pozitif bir tavır. Söz konusu sanat olduğunda tarafsız olunamayacak dalların başında siyaset gelir. Batarya’nın sağlam duruşu ve gündem maddelerine kayıtsız kalamayan tutumu dinleyenler tarafından mutlaka takdir edilecektir.

Batarya Company’nin Stereotype ile kaçırdığı önemli fırsatlardan birisi Hasip Aksu. Tarz bakımından birbirine benzerlik gösteren özellikleri olan ekibin diğer üyelerinden kolayca sıyrılabilen Aksu’ya daha büyük bir rol biçilmiş olmasını arzulardım. Albümde yalnızca okuduğu nakaratıyla dinlenebilir kıldığı şarkılar var (Asparagas, Tabiatname) ve kanaatimce albümde müthiş istikrarlı bir performans vermiş, ancak genel olarak kendisine düşen bölümler oldukça kısa -bu kendisinin bir isteği de olabilir elbette-. Lider ile düeti “Artık İnanma”da uzun bölümler ve yüksek serbestlik ile çok üst seviyelere çıkabileceğini göstermişti. Benzer bir düzene sahip en az 1-2 şarkıya yer verilebilirmiş, albümün yapısı buna gayet uygun. “Tuzak” tipinde altyapılara sahip parçalarda Hasip Aksu’nun genişletilmiş bir role sahip olması çok önemli. Daha yaratıcı nakaratlar ve saniyesi arttırılmış şarkılar hem Aksu, hem de Batarya’ya fayda sağlayacaktır.

Tereddüt etmeden “Ayaz ve Çöl”ü albümün en iyisi olarak gösterebilirim. Albümün bazı şarkılarının fazla uzun olduğundan yakınan kendimi kısalığından şikayet ederken bulduğum bir parça. Ayrıca bir “Hasip Aksu’lu versiyon”u kesinlikle hak ediyor. Sıyrılan diğer parçalara göz atıldığında listenin üst sıralarına Allame’nin domine ettiği “Şikayet” ve Lider’in bir adım öne çıktığı “Truva Atı” yazılabilir. Albüm genelinde de buna paralel olarak özellikle Allame, Lider ve Necip Mahfuz’un tempoları hoşuma gitti. Fazla iniş-çıkış yaşamadan belli bir düzeyin üstünde seyreden eforlar sergilediklerini gözlemledim. Birbirini iyi tanıyan, yine de müzikal anlamda daha iyi tamamlaması gereken bir ekip görüntüsü çiziyor Batarya Company. Kesinkes potansiyelliler ve bu potansiyele ulaşabilecek arzuları olduğu da görülüyor. Her halükarda Stereotype albümü bana şunu dedirtmeyi başardı: Eskişehir’de Yılmaz Büyükerşen dışında da güzel şeyler oluyormuş.

maxresdefault


Yaşadıkları zamanın ilerisinde olduklarını düşünen sanatçıların bir numaralı şikayetidir anlaşılamamak. Gerçekten de pek çok önemli artist kendi zamanlarında hak ettikleri takdiri görememiş, ancak eserlerini sunduktan veya yaşamlarını yitirdikten seneler sonra tekrar incelendiklerinde uzun süreler evvel oturtulmuş olmaları gereken koltuğa yerleştirilmişlerdir. Ressamlar, heykeltıraşlar, yönetmenler ve elbette müzisyenler… İlk bölümünü okumakta olduğunuz bu yazı dizisinde pek yakın geçmişe yolculuklar yaparak piyasaya sunuldukları günlerde yeterli ilgiyi göremeyen veya olumsuz anlamda eleştirilere uğrayan, bununla beraber yıllar geçtikçe kulak ve akıllarda daha sağlam yerler edinmeyi başaran albümlere göz atacağım.

2009’un genel bir fotoğrafını çektiğimizde Türkçe rap endüstrisinde seçkin bir beatmaker olarak kendisini kanıtlamış, Raziel Nisroc ve Mozole Mirach ile Türkçe rap tarihine geçecek bir ortak albüm hazırlamış, yine olağanüstü ses getiren “Risk Bağımlısı” ve “Aksi İstikamet” gibi albümlerin altına imzasını atmış bir Da Poet görüyoruz. Çıtayı yakalamak yerine çıtayı yerleştirmeyi misyon edinmiş, son derece profesyonel ve vizyoner bir müzisyen görüntüsündedir Ozan Erdoğan, bu övgüleri sonuna kadar da hak ederek o günlere gelmiştir. İşte bu olağanüstü beklentilerin, özellikle son birkaç senenin emeğinin etkisiyle gelinen yüksek noktanın ağırlığının ve müzisyen olarak yapısı gereği orijinallik ile farklılığı ilk planda tutan arayışlarının eşliğinde tamamlandı “Selam Dünyalı” albümü. Büyük bir konser ve kaliteli tanıtım çalışmaları destekledi Da Poet’in yeni albümünün lansmanını. Türkçe sözlü rap müziğin en hızlı gelişimini gösterdiği yıllara şahitlik eden dinleyicilerden albüme gelen tepkiler ise oldukça karmaşıktı.

Da Poet - Selam Dünyalı

Herkes ürününü ortaya koyduğu gün takdir ve övgüyü üzerinde toplamak ister, hele ki ürününün kalitesinden adı gibi eminse. Ne yazık ki bu; çok az kişiye nasip olacak şanslı bir durumdur. “Instant classic” olmak sanıldığı kadar kolay bir iş olmamakla beraber, asla yalnızca size bağlı da değildir. “Selam Dünyalı” piyasaya ilk sürüldüğünde bırakın klasikler arasında girmesinden söz edilmeyi, ciddi kitleler tarafında “kötü” veya “hayal kırıklığı” olarak lanse ediliyordu. Da Poet’in belirli bir süredir üzerinde yürümekte olduğu çizgiye çok sayıda dinleyici aşinaydı ve bu kişilerden pek çoğuna göre çizginin dışına taşan, kabul edilemez bir çalışmaydı yeni albüm. Azımsanmayacak sayıda insan, albümün tanıtım konserinde dinledikleri şarkıların albümdeki hallerinin aslında o kadar da iyi olmadığını savunacaktı takip eden günlerde. Özetlemek gerekirse; “Selam Dünyalı” hiç de Da Poet’in arkasına yaslanıp başarısının tadını çıkarabileceği bir albüm olmadı.

Da Poet’e zirve yaptırması beklenen albümün ilk günleri, ilk ayları, hatta ilk yıllarında neden müzisyenin kariyerinde karanlık bir sayfa olarak algılandığına bir göz atalım. İlk olarak “Selam Dünyalı” ile birlikte öne sürülmeye başlanan şu iddiaya değinmek gerekiyor: Da Poet iyi bir prodüktör ve kötü bir MC’dir. Albümün çıkış senesi olan 2009’da yazının ilk bölümlerinde bahsetmiş olduğum gibi Türkçe rap müziğin belirgin bir çıkışını görebilmek mümkündü. İnsanlar köküne kadar Hip Hop diye bağıran sert melodilere alabildiğince kelime ve kelime oyunu sığdıran yüksek tempolu rapçileri çoktan kabullenmişlerdi. Oysa Da Poet albüm boyunca tempoyu düşürüyor, manevi konulara yoğunlaşıyor, az ve basit görünen sözcüklere yer veriyor, altyapının tamamını vokalle doldurmak yerine sıkça eslere başvuruyor ve ilk dinleyişte 2. sınıf olarak nitelendirilebilecek kafiyelere yöneliyordu. Dinleyicilerin “Sert Ünsüzler” ile alıştığı karakteristik kalın ses tonu da zamanla incelmeye başlayınca, Da Poet’in yalnızca altyapı yapması gerektiği gibi hiç de hafife alınmayacak seviyelerde gezinen eleştiriler ortaya çıkmaya başladı. Beat’lerden memnun olmayanların sayısı da küçümsenecek gibi değildi. Albümün altyapılarını “Da Poet kalitesi” olarak belirlenmiş görünmez bir mertebenin yakınına yaklaştırmıyordu pek çok kişi. Ozan bu kez orijinallik uğruna müziğinden ödün vermiş ve belki de ilk kez başarısızlıkla burun buruna gelmişti ortak kanıya göre. Sıradan sözler, bir şey anlatmayan konular, sürprizden uzak düetler ve denenmek adına gözden çıkarılan bir sound olduğunda adınız Da Poet bile olsa paçayı kurtaramıyordunuz demek ki.

DP

Peki gerçekten “Selam Dünyalı” başarısız bir albüm müydü? Yılların emeğiyle sıfırdan bir noktaya gelmiş Da Poet’i yolun başına olmasa bile bulunduğu noktanın gerisine götürecek bir ıska mıydı? Ozan’ı bir yerden alıp bir yere getiren yıllar, bu sorunun da cevabını verdi. Zaman geçip müziğe inancı yüksek olanlar albüme yeni bir şans vermeye karar verdiklerinde, ilk olarak şarkıların tek dinleyiş ile yargılanmaması gerektiğini gördüler. Birinci dinlemede kulağa vasat gelen bir dizenin, bir sonraki dinlemede şarkının bütünlüğü içerisinde bambaşka bir yer edindiğine tanık olundu. O “Neyse, zaten size ne ki benden / Kime ne ki bahsederim alnımdaki terden” dediğinde gözlerinin önüne amatör bir rapçinin ilk söz yazma denemeleri gelenler, Da Poet’in geçmişine dönüp müzik için girdiği kavgaları ve bu yolda verdiği emekleri gözden geçirme gereksinimi duymaya başladılar. “Intro, Outro hayat da böyle / Doğarsın, ölürsün hayat da böyle” sözü tek başına değerlendirilip basitlikle suçlanırken, zamanın etkisi bu sözlerin aynı şarkının nakaratındaki “Çek tetiği / Bu kadar basit sahi / Hayatım gözümün önünde bi’ film şeridi” dizeleriyle bağlantılandırılmasını sağladı. Daha birçok örnek verebilirdim, bunun yerine yeni örnekler bulma görevini albüme hala yeterli şansı tanımamış olanlarınıza bırakıyorum.

Zamanın prodüksiyon bazında da albüme büyük yararının dokunduğuna inanıyorum. Belli bir standarda alışmış rap dinleyicisinin albümdeki “Sen ya da Ben”, “Yalancı” tarzında şarkıların altyapılarını duyduğunda neden olumsuz tepki verdiğini anlamak zor olmuyor. Ülkemizin modernite adımlarını atarken zorlanmasının önemli sebeplerinden birisi anormal olanın yanlış olduğu algısıdır. Ne zaman ki sıradan olmayan bir kişi, bir olay veya bu durumda olduğu gibi bir melodiyle karşılaşılır; otomatik olarak negatif bir karşılık üretilerek diğer tarafa servis edilir. Aynı sendrom “Selam Dünyalı”da da kendisini fazlasıyla gösterdi. Ne mutlu ki 2014 yılında dinleyici kitlesinin büyük bölümünün 5 sene önceki prodüksiyonların hakkını teslim ettiğini gözlemlediğimiz bir tablo var ortada. “Kör Dövüşü”ndeki giriş, “Lise Gömleği”nin içinden sıyrılmaya çalışan minik ışık huzmeleriyle süslenmiş karanlık teması, “Rüzgar”ın adının hakkını veren mayhoş esintisi eşine sık rastlanan şeyler asla değiller. Bu müziği kafamızı boşaltmak veya kitap okurken kendimize bir eşlikçi yaratmak için dinlemiyor olmamız gerektiğini anlamalıyız artık. Da Poet gibi önemli Hip Hop müzisyenlerinin şarkılarını derinlere inerek anlamlar aramadan dinlemeye çalışmak, hiç dinlememek kadar kötüdür.

Albümleri şarkı şarkı değil, bir bütün olarak değerlendirmeye başladığımız gün bir adım ileri gideceğimizi hissediyorum. Da Poet’in müthiş eseri “Selam Dünyalı” albümü eğer ilk çıkış gününden itibaren piyasaya damgasını vuramadıysa, bunun önemli sebeplerinden birisi de şüphesiz ele alınış şeklidir. Albümün üzerinden zaman geçtikçe akılda kalanın tek şarkılar yerine albümün bütünü olması; hem üst düzey bir proje olduğunu gözler önüne sermiş, hem de müzikseverlerin kendisine yeni bir şans vermesine olanak sağlamıştır. Zaten “Selam Dünyalı” için gereken de tek bir şanstır.