Posts Tagged ‘İzmir’


“Freestyle King benim reklamım oldu” diyordu 2008 senesinde İzmirli İndigo. Gerçekten öyle olmuştu. Yarışmada finale çıkışı da finalde soğukkanlılığını yitirerek Da Poet’e sözlü ve fiziksel olarak ufak çapta saldırışı da büyük sürprizler ve reklamın iyisi kadar kötüsünün de faydalı olabileceğini gösteren kanıtlardı. Tarzı ve çizgisini harikulade bir biçimde ortaya koyduğu Madde Bağımlısı albümüyle kendini bir anda yeraltı piyasasının sayılı isimleri arasında bulan aykırı rapçinin 2010 senesinde dinleyicilerin beğenisine sunduğu Jonathan Livingston albümü ise hedeflenen ilgiye ulaşamadı. Oysa İndigo ne bir müzisyen olarak gerilemişti, ne de albüm teknik veya müzikal açıdan ilkine oranla eksiklikler içeriyordu. Farkı yaratan şey algıydı.

indigokapak-on

İndigo, isminin insanlar tarafından sıkça zikredilmeye başlanmasını sağlayan Hiphoplife Freestyle King yarışmasından aldığı rüzgarla haklı olarak vakit kaybetmeden piyasada yerini almak istedi. Madde Bağımlısı bu bağlamda atılmış fazlasıyla yerinde bir adımdı. Albüm eşi benzeri bulunmaz bir çalışmaya sahne olmuyordu; ne yeri yerinden oynatacak altyapılar vardı, ne de örneği görülmemiş flow’lar. Madde Bağımlısı’yı farklı kılan şey İndigo’nun kendisiydi aslında. Hassas kabul edilen konulara eveleyip gevelemeden net girişler yapması, yüksek cesaret ile yakınında dolaşılmaktan korkulan alanları deşmesi ve günün modasına boyun eğmeden kendi çizgisinde yürümesi hem İndigo, hem de albümünü sıra dışı kılmıştı.  Bunların yanı sıra Madde Bağımlısı görsellik ve çarpıcılığın üst seviyelerde tutulduğu, insanı kendisine çekmesi daha kolay olan bir işti. Amaç albümü eleştirmek değil; senesinin kaliteli albümlerinden olduğu tartışmasız. Yine de kendisini takip eden Jonathan Livingston’ın seviyesine asla ulaşamayacak ve zaten ulaşmıyor olması gereken bir çalışma.

Jonathan Livingston’ı ele aldığımızda müzikal açıdan etkileyicilik boyutu aşağıda tutulmuş, dinleyiciye nüfuz etmesi çok daha güç bir proje görüyoruz. “Rakibinim” gibi yarı agresif-yarı saldırgan parçalara rastlamak veya sözlerde “Rapi Bilcen” yoğunluğunda Hip Hop duymak pek olası değil. Bu nedenle sıradan rap dinleyicileri kendilerini albümün bir bölümünde konumlandırmak konusunda epey sıkıntı çektiler. Kimine politik içerik kaldırabileceğinden ağır geldi, kimisi ilk albümde hoşlandığı “İndigo dürüstlüğü” bu kez kendi değerleriyle ters düşünce rahatsız oldu ve sonuç olarak ortaya çoğunluğun kabullenemediği bir tablo çıktı. Böyle baktığımızda, Jonathan Livingston’ın tarih boyunca pek çok sanat eserinin602152_256853477803028_2107315798_n yaşadığı kadere ortak olduğu görülüyor. Derin düşünmeyi -dinlemeyi- sağlıklı gerçekleştiremeyen bireyler, çoğunlukta oldukları toplumlarda bu sayısal üstünlüklerinin katkısıyla düşüncelerini büyük gruplara farklı biçimlerde sunarak sağlıksız fikirlerin toplumda yer bulmasını sağlayabilirler. Jonathan Livingston kadar derin ve güçlü bir albümün çıkış sürecinden itibaren “sıradan beat’ler, basit sözler, öncekinden kötü” kisveleri altında insanlara servis edilmiş olması bu durumun yaşayan bir örneğidir.

Peki neydi Jonathan Livingston’ı bu kadar özel kılan ve kimselerin göremediği şeyler? İndigo net bir adamdır, müziğinin de böyle olmasından hoşlanır. Binlerce soyut kavramı birleştirerek ortaya hiçbir şey ifade etmeyen bir ürün çıkarmak yerine elle tutulabilir konulara yönelmeyi tercih eder. Türkçe rapin 2000’lerin ortasında yükselmeye başlayan profilinde genellikle soyut rapçiler ve onların müthiş komplike şarkıları ön plana çıkmış, rap dinlemeye bu yıllarda başlayan insanlar da bu akımlardan nasiplerini almışlardı. Kaliteli rap müziğin tanımı akıllarda böyle yer edince İndigo’nun daha şeffaf, içten ve direkt stilini yadırgadı belli başlı kitleler. Oysa 2010 çıkışlı albümün daha önce görülmemiş kadar belirgin bir teması -adını aldığı kitabın temasıyla paraleldir- ve yere sağlam basan mesajları vardı. “Çoksa para; seni kolayca severler” diyordu Tevfik Koçak paranın insanın çevresindekiler üzerindeki etkisini betimlerken ve bunu ne bir metafora başvurarak yapıyordu, ne de dinleyicinin içinde kendini kaybedeceği bulmacalar yaratarak. Başka bir parçasında “Sevmez ki devlet bizi, bekliyolar ölmemizi” diyordu cüretkar ses tonuyla. Abartıya kaçmadan, benzetmeler denizinde yüzmeden bir mühendis edasıyla doğrudan ulaşıyordu sonuca. Vermek istediği her mesajı vermeyi başarıyordu. Üstelik bunların hiçbiri “Benim rap’im seninkinden iyi”, “İzmir rap’te tek adres” gibi içi boş mesajlar değildi; aksine hayatın gerçeklerini anlatan, siyasi sorunlara eğilen, insan ilişkilerine ışık tutan, inanç meselelerini tartıya koyan canlı mesajlardı.

Jonathan Livingston’tan alınacak çok önemli bir ders var: Özgürlük. Bir martının özgür olma çabasının İzmirli İndigo’nun müziğinde can bulmuş bu hali, müzikte özgürlüğün ne denli kritik olduğunun fark edilmesine olanak sağlıyor. Bir sanatçının inanç dünyasını müziğinde işleyebilmesi, devletine korkusuzca sitem edebilmesi onu Jonathan’ın arzu ettiğindigo-2_89715211_bigi kadar özgür kılar ve Jonathan Livingston, Türk rap tarihinin şahit olduğu en özgür çalışmalardan birisidir. Zamanında yeterince iyi anlaşılamaması da tam bu yüzdendir. Belirli kalıpların içine sığınmak ve size uygun görülmüş alanın dışına çıkmadan ilerlemek, başta belli bir avantaj sağlayacak ve aksini uygulayanları sizin arkanıza itecektir. Ancak uzun vade düşünüldüğünde -çıkışından bu yana geçen 4 senelik süreç hala yeterli değil gibi görünüyor- kalıpları kırmış olmanın, cesaretinizi derinlere bastırmadan sergilemenin rüzgarı arkanıza alarak sizin istediğiniz rotaya gitmenizi sağlayacağını göreceksiniz. Tevfik Koçak vicdani reddin yasal olması gerektiğine -bu konuda tamamen onunlayım- ne kadar inanıyorsa, ben de Jonathan Livingston’ın bir gün herkes tarafından anlaşılacağına o kadar inanıyorum.

Advertisements

DK - 1

Doğduğunda sana ailen bir isim vermemiş ve bu kararı sana bırakmış olsalardı hangi ismi kendine seçerdin? Seçtiğin bu ismin senin için özel bir yeri var mı, sana neler ifade ediyor?

Ailem bana Ali İlkan ismini vermemiş olsaydı seçeceğim isimlerden birisi Ali muhakkak olurdu. Bunun dışında Ankan ismini tercih ederdim sanırım. Sebebi ise çok anlam yüklü bir isim olması. İnsanın bu dünyada inancı ne olursa olsun en başta vicdanen rahatlığını göz önünde tutarsak arkasında temiz bir soy, temiz bir isim bırakmak ister. Ankan bir nevi sübliminal mesaj vererek insanlara bunu aşılayabilirdi. :)

Şimdi de Türk olmadığını varsayalım. Hangi ülkenin bir vatandaşı olmak isterdin? Bu milleti seçmenin sebebi Türklere yakın olması mı yoksa kendinle bağdaştırdığın başka özellikleri mi mevcut?

Şimdi kendimi acındırıyor gibi olacağım ama umursamadan söylüyorum. :) Ben yapı olarak kendini “kahır çekmeye mahkum hisseden” insanlardanım. Sanırım sırf bir önceki cevabımda belirttiğim vicdan meselesi yüzünden ezilen bir toplumda ezilen bir birey olmak isterdim, yediremezdim kendime onlar ezilirken sefa süren bir toplumda yaşamayı. Tabii bunlar çok ütopik, daha doğrusu maneviyatla alakalı şeyler olduğu için bu şekilde bir yaklaşım ne derece doğru olur bilmiyorum. Hepsini bir kenara bırakacak olursak Omaha’da dünyaya gelmek isterdim; Nebraska’nın bozkırlarında yaşayan bir Kızılderili kabilesinde. Aynı zamanda Malcolm X bir diğer adıyla Hacı Malik el-Şahbaz‘ın memleketidir. Pek severim kendisini, bu sebepten çok araştırdım o tarafları ve haliyle oraya karşı bir sempatim var.

Sana göre yaşadığımız dünyanın en önemli sorunu nedir ve bu sorunu çözmek için neler yapılabilir? Bu sorun seni nasıl etkiliyor?

Bu soruya politik bir cevap verip sıyrılmak istemiyorum, çok fazla uzatıp okuyanları da sıkmak istemiyorum ama nerden başlayacağımı da bilemiyorum. Bu yüzden minik bir yaşanmışlıktan bahsedip özetleyeceğim konuyu. Büyük bir alışveriş merkezi düşünün. İçinde binlerce yüzbinlerce eşya var, her çeşit sebze, meyve, yiyecek ve içecek mevcut. Şimdi de alışveriş merkezinin içindekileri ve dışındakileri düşünün. Yani alışveriş merkezine girip oranın sunduklarından yararlanabilenler ve dışarıdan bakıp içeriye adım atamayanlar. Bu ikisinin arasındaki tek fark alım gücü. Bahsi geçen alışveriş merkezinden bir şeyler alacak gücü olmayanlar oradan bir şeyler çalıp çok normalmiş gibi hareket edebilir ve bu çok sık yaşanan bir şey. Peki bizlere senelerce gördüğümüz eğitim ve öğretim hayatımızda “yüz kızartıcı” suç olarak bahsettikleri “hırsızlık” nasıl olur da bu denli hafife alınıp uygulanabilir? Alım gücü insanlarda ruhsal sorunlara yol açıyor. Bakın bütçesi düşük bireyler kendilerine sunulanın, haksız kazanç yüzünden zengin olan insanlar tarafından önlerine konulduğunu düşünüp “onlar yapıyorsa ben de yaparım” mantığıyla hareket ediyor. Empati kurar ve vicdanı bir kenara atarsak herkes kendince haklı. Ama sonuç olarak kimden neyi ne şekilde çaldığının önemi yok, hırsızlık bir kişinin değil binlerce kişinin emeğini gasp etmektir. Bu beni yakın çevremden uzak kılıyor. Kendimi ait hissettiğim ortam sayısı azalıyor…

Şimdi sorun nerede diyenler ya da sorunun hırsızlık olduğu düşünenler… Sorun bu davranışı sergileyenlerin aklı başında insanlar olmasıdır. Sorun bir öğretmenin, bir eğitimcinin “boş ver, bize mi kaldı tasası” minvalindeki düşünceleridir. Sorun sözde dava adamlarının davalarının hakikatli taraflarıyla yüzleşmemesidir. Sorun haksızlık karşısında susanlar, radikal olduğunu sanıp zerre etik davranmayan siyasetçilerdir. Sorun üniversitelerin inisiyatif kullanmadan diploma notuyla ve parayla öğrenci yetiştirmesi ve mezun etmesidir. Sorun “adalet” duygusunun çok kabarık fakat bu kabarıklığın işe yaramayan, tırnak geçirsen patlayacak bir balondan ibaret olmasıdır. Sorun içimizdedir, bizdedir… Biz de malum her yerdeyiz, haliyle sorun global ve kimsenin gidemediği bir yerdedir…

DK - 2

Hayatının filmi olarak adlandırdığın bir film var mı? Nedir bu filmde seni bu kadar etkileyen şeyler?

Sayısız film izledim yerli, yabancı, komedi, korku, gerilim, aksiyon uzar gider. İçlerinde etkilendiğim filmler de oldu, çok fazla etkilendim hem de. Kelebek Etkisi mesela hapis sahnelerinde ürperiyordum. Teksas Katliamı gerçek bir hikaye, yaşanmış bir olay çok etkilenmiştim. Piyanist müthiş bir filmdi, çıkarılacak çok ders vardı; en basiti “insan insanı yakmıştı”. Ama en etkilendiğim yabancı yapım Forrest Gump filmiydi. 94 ABD yapımı epik romantik komedi-dram filmidir. Winston Groom tarafından yazılmış, aynı adı taşıyan 1986 romanından sinemaya uyarlanmıştır. Robert Forrest GumpZemeckis‘in yönettiği filmde Tom Hanks, Robin Wright, Gary Sinise ve Sally Field rol almıştır. İnsan “DAHA NE OLSUN” diyor içinden. :) Hatta “En İyi Film” dahil olmak üzere 6 dalda Oscar ödülü almıştır. Zeka seviyesi yüzünden devlet okuluna giremeyen o çocuk –Allah’a şükür zeka sevyem düşük değil ama- beni anlatıyor gibi hissederdim hep. :) Çetin başarılara imza atması, azmi, hırsı, her şeye rağmen mücadele edişi ile takdire şayan bir film. En etkilendiğim replik:

-Neden ölüyorsun anne?

-Vaktim doldu, sıram geldi.

Gözlerim dolmuştu…

Çok uzattım ama bir şey daha var: Bana Bir Şeyhler Oluyor, Yılmaz Erdoğan‘ın müthiş oyunu! Her repliği, her sahnesi aklımda… Altan Erkekli‘nin olağanüstü oyunculuğu ile süslenmiş bir yapıt adeta. En özel yeri de sanırım şu repliklerdi:

-Evet söyledi… Ya da ben duydum… Duyduğuma göre elbet bir ses söyledi bu söylendikçe usulen söylenir olan sözleri. Evet duydum söyledi… Her duyduğumda ağladım… Pek çok ağlayışım sırasında duydum… Kalbim tutanak tuttu duyduklarıma… “Soruldu” dedi, cevap alındı. “Yaşamak” dedi, “tek marifetiniz -biraz özen gösteriniz.” “Zulüm kimse zalimlik yapmayınca biter -mazlumlar dahil” dedi. “Ama yapmayın, o daha bir çocuk” dedi Tanrı.. Ya gördüm neyleyim?! İnsanlar vardı duvarın içinde. Ya ben hep duvara konuştum… Ya da duvar değil konuştuğum, içinde insanlar var. Nedense beni anlasın istedim içinde insan olan duvarlar. Bilmiyorum, belki de ben gerçekten delirdim… Onlar haklı belki de. İçinde değil duvarların insanlar… Sadece arasındalar…

Favori yemeklerin nelerdir? Hangi yemekler olmadan yaşayamayacağını düşünüyorsun?

Hiç yemek ayırmam aslında. Mesela o kadar yemek ayırmıyorum ki öğünlerime dikkat etmeden ne bulduysam yerim. :) Biraz sağlıksız besleniyorum ama en sevdiğim yemek “Fırında karnıyarık”; yanına şöyle güzel pamuk gibi pilav, e cacıksız olmaz. :)

DK - 4

Kendinde bir özelliği değiştirebilecek olsaydın, neyi değiştirirdin?

İkili ilişkilerimde tolere sınırım o kadar düşük ki çok çabuk sinirleniyorum, doktora gitmeye çekiniyorum o derece. Özel hayatımda çok fazla zora sokuyor beni bu durum. Yani hiç sinirlenmek istemediğinizi düşünün ve sinirlenecek bir durum olmadığını. Şimdi de buna sinirlendiğinizi düşünün böyle saçma bir hal. :) Bir de boyum 1.86-1.90 cm olsun isterdim, çok mu? :)

Hayatının en mutlu gününü hatırlıyor musun? O gün neler olmuştu?

Öğrencilik hayatım boyunca başarı elde ettiğim tek ders edebiyat oldu, onun dışında okul takımı vardı. Başka hiçbir düzgün işim yok. Takdir ve teşekkür belgelerinden aldım ama bir anlam ifade etmiyordu benim için. Takdir belgemi almadan amcam “Bu sene takdir al, araba sürmesini öğreteceğim” demişti. 4. sınıfta aldım ilk, çok değişikti. İnsan gaza gelince başarıyor sanırım. Bunların dışında lise 1. sınıfta her zamanki gibi kötü bir öğrencilik hayatı yaşıyorken kurtarma sınavlarına kalmıştım. Tam 6 tane zayıfım vardı. Bunların dört tanesi 1’di, iki tanesi 0. Zor bir gün beni bekliyordu. Bir günde 3 tane sınav olmuştum… Notlar açıklanmaya başladı, akşam saatlerine doğru son sınavlar açıklanacaktı ve kimya dersinden kesinlikle geçer not almalıydım. En aşağı 100 üzerinden 60… Merdivenlerde çaresizce beklerken sınavların kontrol edildiği kapıdan edebiyat öğretmenim çıktı ve eliyle bana “6” yaparak 60 aldığımı söyledi. O gün o an öyle bir çığlık attım ki üst katta sınav olan diğer öğrenciler sınavı bırakıp bana bakmışlardı. Okulun büyük koridorunda bir uçtan diğer uca koşturuyordum. Samimi olduğumuz, bize öğretmenden çok bir ağabey edasıyla yaklaşan Abdullah hocamız vardı hatta Apo derdik kendisine. Koştururken onu gördüm, direk boynuna atladım. “Ne oldu len sevgilinden mi ayrıldın ne bu sevinç?” diye sormuştu hatta. Ben de kendisine olaydan bahsetmiştim, “Koçum benim” deyip sarılmıştı. Hiç unutmuyorum bu anı. Unutacağımı da sanmıyorum.

DK - 5

İlkan nelere güler, İlkan’ı güldürmeyi en iyi başarabilen insanlar kimlerdir?

İlkan en çok kendine gülüyor, kendi çalıp kendi oynayanlar var ya o hesap kendi söylüyor kendi gülüyor. :) Televizyonla uzun zamandır aram yok pek bakmıyorum, eskiden bir kaç diziye bakardım komik olan… Bunun dışında koyu bir Cem Yılmaz hayranıyım. Çok başarılı bir oyuncu olan Olgun Şimşek‘in tiyatro oyunlarında olsun, dizilerde olsun büründüğü bazı roller gülme krizlerime yol açmıştır zamanında. Bunların dışında eğlenceli bir adamım, her şeyden espri türetip neşelenebiliyorum. Ev arkadaşım Necip Mahfuz‘la bazı günler evin içinde izlediğimiz filmlerin, oyunların repliklerini kendi kendimize söyleyip sabahlara kadar güldüğümüzü bilirim. Hatta ben o repliklerin karikatürlerini çizip kendisine fotoğraf olarak gönderirim. Böyle değişik değişik şeylerle uğraşıp eğlenceli vakit geçirmek için her şeyi yaparım. Çok fazla gülerim zaten ben, alnım, göz çevrem çok kırışıktır. Hatta benimkine gülmek denmiyor “Kapat o ağzını” deniyor. :)

Ali İlkan Halli’nin geleceği nasıl olacak, kendine tasarladığın yaşam nasıl?

Çok lüks bir hayat istemiyorum ama isteklerimiz maalesef şu dünya düzeniyle lükse kaçıyor, ekmek bulamayan insanlar var… Sevdiğim kadınla evlenip çocuklarımla büyümek istiyorum. En az 2 çocuk !!! :) Eşim ne der bilemiyorum… Arabam olmasa da olur ama bahçesi olan, yerden biraz yüksek balkona sahip, tek katlı bir ev hayalimdir. Sallanabileceğim bir salıncak olsun bahçede, çocuklar için değil kendim için… Bir de hamak meraklısıyım pek tatmadım o duyguyu, bir hamak istiyorum. Küçükken İzmir/Bornova’da Veteriner Lojmanları’nda oturuyorduk, evimizin bahçesi vardı, mısır ekmiştim oraya perişan olmuşlardı. Bahçe işi hala hayalim, boşuna bahçeli ev istemiyorum. :) Hayat ne getirir ne götürür bilemem, bunlar hemen hemen herkesin istediği şeyler (detaylar hariç). Bunları bir kenara bırakacak olursak; şu anki durumlara göre sanırım İlkan fakir yaşayıp sefil bir şekilde ölecek. Arkasından tek söylenen de şu olacak: “Yazık”.

Dilkeş GY


Bir yıldız daha aramızdan ayrılmak üzere. 1996 senesinde başlattığı rap müzik serüvenine bir nokta koymaya hazırlanıyor U.L.a.Ş. Hakkında sayfalar dolusu yazı yazılmasını hak eden birisi o, ne yazık ki şimdilik sondan bir önceki albümünün inceleme yazısıyla yetinmek zorundasınız.

Aynı ekiple birden fazla projeye imza atmak her zaman pozitif sonuçlar doğurmayabilir. Devamlı olarak sabit bir kadroyla hazırlanan işlerin bir süre sonra monotonlaştığını, içinden çıkılamaz bir döngüye sürüklendiğini görmeniz mümkündür. Peak Music oluşumunun kuruluşu sonrası tüm çalışmalarını Peak imzasıyla sunan U.L.a.Ş ise tek ekip ile başarıya ulaşmanın bir numaralı örneği ve benzer bir hayale sahip gençlerin umudu olarak yer alıyor piyasada. İlk olarak 2008 senesinde UNDERollü Albüm’ün çıkışıyla adını duyduğumuz “Peak Pro” ve U.L.a.Ş ortaklığı, neden eşi benzeri bulunmayan bir birliktelik olduğunu veda öncesi ARA SICAKLAR albümüyle dinleyicilere yeniden hatırlatıyor. Birbirinin müzik zevkinden, ideallerinden çok iyi anlayan insanların bir araya geldiği, herkesin yalnızca yeteneği olduğu işi yaptığı profesyonel bir müzik evi adeta Peak Music. Grubun içinde olmadan, yalnızca ortaya çıkan ürünlerin tadına bakarak bile varabiliyorsunuz bu sonuca. Hal böyle olunca her müzisyenin altın kurallarından biri olarak belirlemesi gereken her albümde bir öncekinin üzerine çıkma kuralı da ihlal edilmemiş oluyor.

Yeni U.L.a.Ş albümünde ne mi var? “Çankaya”da “Biber gazı sık, bunun adı; polis terörü / Polis halkındır, saklama tel örüp” gibi sözler kullanarak tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdiği, yıllardır kuvveti ve canlılığından hiçbir şey kaybetmemiş sosyopolitik kimliği var. Rap işinde ustalaştığını belgeleyen, birçok MC’nin tüm albüm boyunca ulaşamadığı sayıya yalnızca “Beni Tanı” şarkısında bile ulaşmasını sağlayan flow çeşitliliği var. Vokal konusunda hiç olmadığı kadar formda olduğunu gösteren nakaratlar var. Düet ihtiyacı hissetmeden binlere albümünü ulaştırabileceğini kanıtlayan bir şarkı listesi var. Yeraltı piyasamıza birkaç gömlek büyük gelen profesyonel bir prodüksiyon kalitesi var. Çoğunluğun tercih ettiğinin aksine insanların duygularını sömürmeden anlattığı samimi bir aşk hikayesi var. Kendiyle konuşma yöntemini kullanarak gizli mesajlar ve sembollere gebe bıraktığı bir U.L.a.Ş – U.L.a.Ş’ın içindeki şair diyalogu var. Ve neden bu müziği icra etmeye son verdiğini 3 dakikada muhteşem özetlediği “1 Avukat 2 Polis” isimli bir başyapıt var. Yalnız dikkatinizi çekmek isterim. Buradaki 3 dakika, Aziz Yıldırım’ın Alex’e uygun gördüğü 3 dakikalık süreden çok farklıdır. Ulaş Gökhan Gümüş, bu şarkıyı aynı Picasso’nun hikayesindeki gibi 16 sene artı 3 dakikada yapmıştır!

Albümün adı veda öncesi ARA SICAKLAR. Bu isim hoşuma gitti, çünkü henüz vedanın gerçekleşmediğini belirten bir özellik taşıyor. Veda günü yaklaşırken biz müzikseverleri en azından teselli edecek bir yöne kavuşmuş bu şekilde. Şarkılar albüm adının vaat ettiği diğer özelliğe de fazlasıyla sahip: Sıcaklık. Karşıyakalı müzisyenin her çalışmasında şahit olduğumuz samimiyet unsuru yine ön planda. Kendisiyle bizzat tanıştığım için U.L.a.Ş’ın çalışmalarındaki içtenlik seviyesi beni hiçbir zaman şaşırtmıyor. Görüşüme göre yeni albüm Ütopya EP, Olduğum Gibi veya UNDERollü Albüm 2 kadar çarpıcı değil. Ama siz şimdiye dek ara sıcakların ana yemekten daha doyurucu olduğu kaç öğün yediniz ki? Müzik için sabırsızlıkla mı, veda için korkuyla mı gerçekleştirmemiz gerektiğini bilemediğimiz bekleyişe devam etmek durumundayız.

7.5 / 10

Not: U.L.a.Ş’ın vedası ve rap piyasasındaki etkinliği konusunda yazdığı uzunca yazıyı mutlaka baştan sona okumalısınız. 1-2 cümleyle anlatamayacağım kadar büyük öneme sahip bir yazı.

Alıntılandığı adres: U.L.a.Ş – veda öncesi ARA SICAKLAR (Albüm Kritik)